HATAY

HATAY İSİM HİKAYESİ
Hatay yöresi, Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir.Yöredeki yerleşmelerin tarihi, yaşamı kolaylaştıran ılıman iklim koşulları ve verimli toprakların varlığı nedeniyle, İÖ 100,000’le başlatılan Orta Paleolitik Dönem’e uzanmaktadır.
Hatay yöresini çekici kılan ve tarihin her döneminde göçlere açık olmasını sağlayan bir başka özellik de, Anadolu’yu Çukurova yoluyla Suriye-Filistin’e bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmasıdır. Ayrıca, Mezopotamya’dan Akdeniz’e çıkmak için kullanabilecek en uygun limanlar yine Hatay yöresindedir.
Hatay adının kaynağına ilişkin ilk bilgiler İÖ 1200’le başlayan Genç Hitit prenslikleri dönemine tarihlenmektedir. Bu dönemde, Amik Ovası´ndaki Hitit Prenslikleri’nin birleşerek Hattena Krallığı adını aldıkları bilinmekte, Hatay adının da buradan geldiği sanılmaktadır. Yöreye bu adı 1936’da Atatürk vermiştir. Hattena Krallığı’nın başkenti, bugünkü Kırıkhan yakınlardaki Kanula (Çatalhöyük) te kalıntıları bulunan yerleşim yeridir.
Hatay ilinin merkez ilçesi olan Antakya’nın ise İ.Ö. 300 yılında Seleukos, 1. Nikator’un babası Antiokhos’un ismi verilerek Antiokheia ismi verilmiştir.

HATAY`IN İLÇELERİ
Antakya
Altınözü
Belen
Dörtyol
Erzin
Hassa
İskenderun
Kırıkhan
Kumlu
Reyhanlı
Samandağ
Yayladağı


ANTAKYA KURULUYOR
Şimdiki kentin olduğu bölgede MÖ 4. yüzyılda Antigonia adlı bir başka kent vardı. Seleukos kralı I. Seleucus Antigonia´yı tamamen yıktırdı. Aynı yerde tahta geçişinin 12. yılında, MÖ 22 Mayıs 300 tarihinde törenle yeni bir kentin temelini attı. Bu kentin inşasında Antigonia´nın artık malzemesi kullanıldı, Antigonia halkı yeni kente aktarıldı ve burası Seleukos Devleti´nin merkezi oldu. Seleukos´un babasının adına izafeten "Antiokheia" adını verdiği bu yeni kent, Seleucus tarafından aynı adla kurulan 16 kentten biridir. Antakya diğerlerinden "Asi kenarındaki An­takya" veya "Defne yakınındaki Antakya" adlarıyla ayrılır. 
Bilindiği kadarıyla        Defne´nin      (Harbiye)      kuruluşu Antakya´dan öncedir. Seleukos Nikator; Defne´de güzel caddeler, tiyatro, mesire yerleri kurdu. Tapınakları ve caddeleri, başta Apollon heykeli olmak üzere heykellerle süsledi. 
Aslında Defne´ye bu kadar önem verilmesinin tek sebebi, buranın sayfiye yeri oluşu değil, daha çok mitolojideki konumu (Defne kutsal efsanesi) nedeniyle buranın kutsal sayılmasıydı. 
"lzgara plan" olarak tanımlanan ve Xenarius tarafından çizilen kent planında sokaklar kışın güneşi görecek, yazın ise; Asi Vadisi´nden gelen rüzgarı alacak şekilde düzenlenmiştir. Lazkiye’nin planının da aynı olması nedeniyle Antakya ve Lazkiye uzun süre "kardeş" veya ikiz kentler" olarak tanımlandı. İmparatorluğun başkenti olan Antakya, zamanla dünya çapında önemli bir ticaret ve sanayi merkezi oldu. 
Kent, her biri ayrı surlarla çevrili dört mahalleden meydana geldiği için Antakya´yı "tetrapolis" (dördüz şehir) olarak nitelemiştir: 
İlk iki mahalle krallığın kurucusu Seleukos I.Nikator tarafından Asi kenarında kurul­muş, birine Makedonyalılar ve Yunanlılar, öbürüne Suriyeliler yerleştirilmiş.
Ası nehri içinde bulunan üçüncü mahalle Seleukos II.Kallikinos (MÖ 246-226) tarafından kurulmuştur. Kral sarayı burada idi. 
Epifania adı verilen dördüncü mahalle ise Silpius Dağı eteğinde, kente en parlak dönemi yaşatan Antiokhos IV. Epifanes (MÖ 175-164) tarafından kurulmuştur. 
MÖ 195 yılında Antiokhos III. döneminde Kartacalı Anibal Antakya´yı ziyaret etti. Bu dönemde Antakya´nın bölgede ticari ve askeri yönlerden önemli bir yeri vardı. Seleucos Devletinin başkenti olmanın ayrıcalığını taşıyan kent görkemli yapılarla donatılmıştı. Antiokhos Epifanes kentte su kemeri, kent Kurulu binası, Jupiter Kapitolinus Tapınağı ve daha önceki devlet agorasından başka bir de ticaret agorası yaptırdı. O dönemde sadece Miletos ve Pergamon gibi büyük kentlerde iki agora bulunurdu. Meyve bahçeleri, muhteşem yapıları ve anıtları ile herkesi cezbeden şehirde sık sık şölenler ve olimpiyatlar düzenleniyordu. Başkentin yakınındaki Defne (Daphneia) villalarıyla, caddeleriyle çok güzel bir yazlık kentti. Kent sirk, tiyatro, han, halk hamamları, mermer caddeler, tapınaklar, çeşitli heykellerle süslenmişti. Buraya çoğunlukla hanedan mensupları ve yüksek sosyete gelirdi. MÖ 67 yılında Kilikya Valisi Markius Reks şehirde bir sirk yaptırdı.
  
Roma Döneminde Hatay
MÖ 64 yılında Antakya, serbest şehir statüsü ile Roma İmparatorluğu´na katıldı ve imparatorluğun Suriye Eyaletinin başkenti oldu. Bundan sonra şehri M.Ö. 47 yılında ziyaret eden Sezar´ın büyük yapılar kurulmasını sağladığını, Roma Valisi Cas­sius´un Partların kuşatmasına burada direndiğini, Antuvan ile Kleopatra´nın bu güzel beldede bir süre misafir kaldıklarını ta­rih kitaplarından öğreniyoruz. 
Kaynaklara göre, Hristiyanlık Kudüs dışında ilk defa An­takya´da yayılmış, M.S. 34-36 yıllarında St. Paul, St. Barnabas ve St. Pierre Antakya sokaklarında vaaz vermişlerdir. Kur´an-ı Kerim´de Yasin Suresi´nde sözü edilen Habib Neccar olayının da Hristiyanlığın Antakya´ya gelişiyle ilgili olup bu yıllarda Antak­ya´da meydana geldiğine inanılmaktadır. Hz. İsa´ya inanan­lara "Hristiyan" adı ilk defa burada verilmiştir. 
MS 1. yüzyılda Antakya, yüzölçümü ve nüfus bakımından Roma İmparatorluğu’nun üçüncü Roma, İskenderiye ve Ktepsiphon´dan sonra dünyanın 4. büyük şehriydi. Dünyada ilk defa sokak aydınlatmasının Antakya’nın ortasından geçen iki tarafı mermer sütunlu muhteşem caddede (“Herod caddesi” olarak bilinen bu cadde bugünkü Kurtuluş caddesinin bulunduğu yerde ve aynı yöndeydi.) uygulandığı kaynaklarda belirtilmektedir.
Antakya, o dönemde bölge yolları yönünden de önemliydi. Mezopotomya´da Halep üzerinden gelen yol Akdeniz; Anadolu´dan güneye giden yollar Suriye, Arabistan ve Mısır’a buradan geçiyordu. Antakya her gün binlerce kişinin uğradığı ve konakladığı bir ticaret, sanayi, ikmal ve transit yeri, bir kültür merkeziydi. Bu dönemde Antakya, büyük saraylara, köşklere, heykellere, su yollarına, hipodroma, hamamlara ve hatta kanalizasyon sis­temine sahiptir.

Harbiye Çağlayanlarından Antakya’ya Su Getirilmesi
Antakya nehir kıyısında olmasına ve arkasındaki dağ etek­lerinde birçok su kaynakları bulunmasına rağmen su ihtiyacını gideremiyordu. Buna çözüm olmak üzere Defne çağlayanlarından şehre su getirilmesi düşünüldü ve ilk olarak I. Seleukos su kanalları yapmak üzere mühendisler görevlendirdi, şehre su getirildi. Caesar döneminde şehrin yukarı kısımlarında oturan halkın su ihtiyacını karşılamak için su kanalları yapıldı.
 

Antakya’nın Deniz Kapıları: Limanlar
Antakya’nın ticaret ve kültür yaşamı çok hareketliydi. İhracat ve transit ticareti kentin başlıca ge­lir ve zenginlik kaynaklarından biriydi. Seleukeia limanı yapılınca deniz trafiğinin merkezlerinden biri haline geldi. Şehir için çok önemli olan limanı sellerin getirdiği kum ve çakılların doldurmasına karşı korumak için Roma döneminde 130 metrelik kısmı dağın altından geçen 1380 metre uzunluğunda, 6x7 metre genişliğinde muazzam bir kanal inşa edildi.  Trajanus ve Valens zamanında burası deniz üssü olarak kullanıldı.
Özellikle MS 4. yüzyılda Asi Nehrinin büyük gemiler için ulaşıma elverişsiz hale gelmesinden sonra Seleukeia Pieria limanının önemi daha da arttı. İslamiyet’in ilk devirlerinde burası “Salukiya” adıyla anıldı. Daha sonra Asi Nehri ağzındaki liman El Mina-Süveydiye Limanı yeniden önem kazandı. Antakya Prensliğinin kurulmasıyla iyice gelişti ve Antakya’nın batıya açılan kapısı oldu.


OLİMPİYATLAR ŞEHRİ ANTAKYA
Antakya eskiden dünyanın en görkemli olimpiyat oyunlarının düzenlendiği merkezlerden biriydi.   Antakya´da olimpiyat niteliğindeki ilk festivalin MÖ 195 yılında Daphneia´da (Defne-bugünkü Harbiye) yapıldığı söylenir. 

RESİM

FRANSIZ İŞGALİ VE MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE HATAY
Osmanlı Devleti döneminde belirli bir idari bütünlük veya coğrafi bölge olarak tanımlanmayan, Fransız işgali döneminde “İskenderun sancağı” (kısaca Sancak) olarak adlandırılan ve 1936 yılında Atatürk tarafından Hatay adı verilen bölgenin Anavatan’a ilhakı, Türkiye’nin diplomasi tarihi açısından üstün bir başarı ve örnek bir olay teşkil etmektedir.
İskenderun Sancağı I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’nın Ortadoğu’daki nüfuz bölgesine dahil edilmiş, Milli Mücadele sırasında Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Türkiye’nin güney sınırları tespit edilirken, bu bölge Türk toprakları dışında bırakılmıştı. Sancak bölgesi Misakı Milli sınırları içinde olmasına rağmen, Milli Mücadele’nin henüz kesin bir sonuca ulaşmadığı bir sırada, Fransa ile savaşı sona erdiren bir anlaşma yapılırken; bölgenin Anavatandan ayrı kalmasını kabul etmek mecburiyeti hasıl olmuştu. Ancak Atatürk’ün liderliğinde yürütülen askeri ve siyasi mücadele sonunda bağımsızlığına kavuşan Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi uluslararası siyasal konjonktürü ustaca değerlendirerek bu milli meseleyi tekrar gündeme getirmiştir.
Genelde Türkiye’nin olduğu gibi, Hatay’a yönelik politika da bizzat Atatürk tarafından, fakat; diğer ilgili kişi ve kuruluşlarla birlikte tespit edilip, önce, Hatay’a bağımsızlık verilerek Suriye’den koparılması, daha sonra da Anavatana ilhak edilmesi şeklinde cereyan eden iki aşamalı bir strateji izlenmiştir. Bu temel strateji çerçevesinde Hatay meselesini kan dökmeden, en son aşamasına ulaştıran Atatürk aramızdan ayrılmış. Başta İsmet İnönü olmak üzere, Türk devlet adamları da belirlenen strateji gereği mutlu sonucu elde etmişlerdir.    
İngiltere ve Fransa I. Dünya Savaşı içinde gizli olarak imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu bölgesini paylaşmışlardı. Bu anlaşmaya göre Suriye, Lübnan ve Çukurova dolayısı ile Sancak bölgesi Fransa’nın nüfus bölgesine dahil edilmiştir. I.Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada, Sancak bölgesi Türk küvetlerinin kontrolünde bulunuyordu. Ancak Mütarekenin 7. ve 16. maddelerini ileri süren itilaf devletleri bölgede Yıldırım Orduları Komutanı olarak bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın direnmesine rağmen 4 - 9 Kasım 1918’den itibaren başta İskenderun Limanı olmak üzere Hatay, Urfa, Antep, Maraş ve Çukurova bölgesini işgal etmişlerdir. İşgallere paralel olarak gizli anlaşma gereği bölge Fransa’ya bırakılmış, Fransa da bölgedeki hakimiyetini sağlamlaştırmak amacıyla 27 Kasım 1918’de merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiseri General Gouraud tarafından yayınlanan bir kararname ile “İskenderun Sancağı”nı kurmuştur.
Mondros Antlaşması ile bu topraklarda görevi bitmiş olan Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, tekrar geldiği Adana´da bu işgal hareketini müttefik orduları kumandanı Mareşal Allanby nezdinde protesto ederken, ilerde Hatay Meselesi haline gelecek olan bu konuya, o tarihten itibaren ilgi duymaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa Çukurova’da yapmış olduğu çalışmalarla bölge insanını ileride meydana gelebilecek işgallere karşı önce fikirsel olarak hazırlamış ve sonra da halkın örgütlenmesini istemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yönlendirmesini dikkate alan bölge halkı kurtuluş fikri ile hareket ederek, düşman istilasına karşı milli mukavemeti oluşturmak amacıyla örgütlenmişti. Örgütlenen bölge halkı Kuva-yi Milliye adıyla küçük müfrezeler meydana getirerek işgallere karşı direnişe geçmişti. Böylece Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleriyle hareket eden bölge insanı, milli direnişin ilk kıvılcımını 19 Aralık 1919 da düşmana karşı sıkılan ilk kurşun ile Dörtyol’da başlatmıştır. Dörtyol yöresinde başlayan ilk Milli Mukavemetler, gittikçe bütün kutsal vatan topraklarına yayılmış, ayrıca çığ gibi büyüyerek, Milli Mücadele şeklini almış ve düzenli ordu şekline de dönüşerek, 9 Eylül 1922 günü düşmanın denize dökülmesiyle büyük bir başarıya ulaşmıştır.
Yerli halkın ileri gelenlerinden bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması ile sancakta ilk direniş hareketinin çekirdeği kurulmuş oldu. Bu grubun liderliğinde hareket eden mücahitler, zaman zaman Fransız işgalcileri ile silahlı çatışmaya da girdiler. 13 Temmuz 1919´da İskenderun Sancağı´na gelerek halka Fransız yönetiminden memnun  olup olmadıklarını soran Amerikan heyetine büyük çoğunluğun Türk idaresini istedikleri şeklindeki beyanı, Fransız yönetimine karşı başlatılan direniş hareketinin haklılığını göstermekte idi.
Sivas Kongresi´nde ilk esasları meydana çıkmış olan Misak-ı Milli kavramı ile ilgili olarak bu direniş hareketinin önde gelen isimlerinden Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, İskenderun Sancağı ve havalisinin de (Hatay) bu hudutlar içerisinde olduğunun Mustafa  Kemal tarafından belirtilmiş olması, bir süredir Misak-ı Milli hududu dışında kaldıkları kuşkusu içinde olan bölge halkının maneviyatını yükseltti.
Güneydoğu Anadolu ve İskenderun Sancağı´nda iki yıldır süregelen ve Fransız hükümetini huzursuz eden direniş hareketinin ve çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla, Ankara Hükümeti ile 9 Haziran 1921 tarihinde başlanan görüşmelerin, 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile bir uzlaşma  ortamına girmesi üzerine, Antakya´da Fransız yönetimine karşı sürdürülen direniş faaliyetine bir süre ara verildi. Ancak, antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre önce, 26 Ağustos 1921 tarihinde, Fransızlar bütün Suriye´yi işgal ederek, daha önce kurmuş oldukları Faysal başkanlığındaki Suriye Hükümeti´ne son vermiş ve  ülkede manda yönetimini uygulamaya başlamışlardı.
Ankara Antlaşması hükümleri içinde sancak dahilindeki okullarda Türkçe´nin okutulması, Arapça´nın yanında Türkçe´nin de resmi mahiyette bir dil olması, Türk Kültürünün yayılması, sancak bayrağının Türk Bayrağı´na benzer bir bayrak olması gibi maddeler bulunmasına rağmen, Fransızlar bu maddeleri hiçbir zaman uygulamadılar. Özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde, Hristiyan nüfusu, Türk nüfusa yeğ tutan bir davranış içine girdiler. Bu tutum, sancakta   yaşayan farklı etnik grupların, farklı dili konuşanların ve farklı siyasi akımlara mensup olanların çatıştığı karışık bir ortam yarattı.
Fransızların, İskenderun Sancağı´ndan çekilmemeleri ve sancak içindeki Türk nüfusa karşı davranışlarındaki eşitsizlik üzerine tekrar faaliyete geçen direniş örgütü, merkezi Adana´da olan, Tayfur Ata Bey (Sökmen) başkanlığında, İskenderun ve Havalisi Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti´ni kurarak, Ankara ile ilişkilerini devam ettirdiler ve bir heyet halinde Ankara´ya giderek, Mustafa Kemal´den bölge ile  ilgilenmesini istediler.
1922´de Fransızlar tarafından Suriye Devletleri Federasyonu kuruldu ve İskenderun Sancağı, Federasyona bağlı olan Halep Devleti içinde yer aldı. Ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti altına alan ve yeni Türkiye Devleti´nin sınırlarını çizen Lozan Antlaşması´nda esaslı bir şekilde ele alınmayan ve bu nedenle yöre halkının umutsuzluğa sevk eden Hatay Meselesi, Atatürk´ün 15 Mart 1923 günü Adana´da yaptığı konuşmada, “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız” diyerek Hatay konusuna bakış açısını net bir şekilde ortaya koymuştur.
Gelişen olaylar karşısında bölgede yaşayan diğer etnik gruplara karşı da örgütlenme ihtiyacı duyan Türk nüfus, Türkiye ile birleşme temasını işleyen Altın-Özü isimli bir gazete ile faaliyeti çok kısa süren Antakya Halk Fıkrası adlı bir de parti kurdular.
Bölgedeki huzursuzlukların Milletler Cemiyeti´nde yaptığı etkiler sonucu 1926 yılında Fransızlar, İskenderun´da bir hükümet kurulması teklifini gündeme getirdiler. Teklife göre, Beyrut´taki yüksek komiserliğe bağlı olarak çalışacak bu hükümetin kendi anayasası, kendi meclisi ve seçilmiş bir başkanı bulunacaktı. Hükümet merkezi olarak İskenderun öngörülmekteydi. Bu hükümetin teşkili amacıyla yapılan seçimler sonucunda, Arapların çoğunlukta olduğu bir meclis oluştu. Başkanlığına da Ahmet Türkmen´in adaylığına karşılık, İskenderun Sancağı´nda Fransız olağanüstü komiserinin delegeliğini yapan H. Duriex´in getirildiği Bağımsız İskenderun hükümeti, gördüğü tepkiler karşısında kısa bir süre sonra ismini, Kuzey Suriye Hükümeti olarak değiştirme kararı aldı.
Anayasaları gereği sancağın bağımsızlığı  için yemin etmiş olan Kuzey Suriye Meclisi  milletvekilleri bu karardan dört gün sonra, Şam´daki Merkezi Suriye Hükümeti´ne bağlanma kararı aldı. Ortaya  çıkan bu yeni durum üzerine Fransa´nın Suriye üzerindeki manda yönetiminin sona ereceği 1935 yılından sonra, İskenderun Sancağı´nın geleceğini, Türk nüfusun çıkarlarına uygun bir neticeye ulaştırmak amacında olan Türkler, Fransızların engelleme gayretlerine rağmen hedeflerine ulaşmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girdiler. 


HATAY TARİHİNE GENEL BAKIŞ
Hatay, Türkiye’nin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Araştırmacılar, eldeki bilgilere göre yörenin iskân tarihinin M.Ö. yüzbinli yıllara rastlayan orta paleolitik döneme kadar uzandığını ifade etmekte,  bunun 2,5 milyon yıl öncesine kadar uzanabileceğini belirtmektedirler.  1954-1966 yılları arasında Altınözü, Şenköy, Antakya ve Çevlik’te yapılan araştırmalarda elde edilen ve M.Ö. 100000-40000 yılları arasında tarihlenen bulgular orta paleolitik dönem özellikleri taşımaktadır. Yine Yayladağı-Kışlak civarında ve Çevlik-Kanal mağarasında, M.Ö. 40000-11000 yılları arasında tarihlenen üst paleolitik döneme ait araçlar ve insan kalıntılarında Homo Sapiens Çevlikensis’ten kalma kemikler bulunmuştur. Bu mağaralarda insan yaşayışının Milattan sonraki yıllara kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
Gölgede Cüdeyde, Hamam Vadisi, Çatalhöyük, Atçana, Tainat gibi höyüklerde değişik zamanlarda yapılan kazı ve araştırmalarda elde edilen buluntulardan (çanak-çömlek, kadın figürleri, ağırşak, boncuk, süs eşyaları, dörtgenplanlı büyük kerpiç ev duvarları -taş temel üzerinde kerpiç duvar-, maden gereçler, orak, bıçaklar, taş mühürler, iğneler, deliciler, baltalar, mızrak uçlar ve Kırıkhan sınırları içinde bulunan dolmenler...gibi) Hatay yöresinin neolitik, kalkolitik dönemlerde ve Tunç Çağında yaygın ve hareketli bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır. Daha sonra yapılan araştırmalar ise, bu çağlar boyunca  Amik Gölü´nün bazen daha geniş alanlara yayıldığını, bazan da kuruyup göl sahasının uzun yıllar ova halinde  kaldığını, Asi nehrinin zaman zaman yatak değiştirdiğini  göstermiştir.
Amik Ovası yerleşimlerinde görülen saray mimarisi kalıntıları, Tunç Çağının siyasi yapı ve yaşayışı ile ilgili bazı bilgiler yanında, bu yerleşimlerin beylikler biçiminde örgütlendiğini de ortaya koymuştur.
İlk Tunç Çağı sonunda Amik Ovası´ndaki beylikler Mezopotomya’dan gelen Akadların egemenliği altına girmiş, fakat bu egemenlik kısa sürmüştür. Bundan sonraki dönemde kuzeyden gelen kavimlerinde etkisiyle başlayan kargaşa dönemi M.Ö. 1800 yıllarına kadar devam etmiştir. M.Ö. 1800-1600 yılları arasında yöre, merkezi Halpa (Halep) olan Yamhad Krallığı’na bağlı bir beyliğin toprakları içinde yer almıştır. Başkenti Alalah (Atçana) olan bu beylik iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Yamhad Krallığı’na bağlıydı. Bir ara Yamhad Krallığı’nın merkezi Atçana’ya taşınmış ve Kral Hammurabi burada M.Ö. 1780-1750 dönemine tarihlenen ve kalıntıları bu günde görülen surlarla çevrili bir saray yaptırmıştır. Hammuribi’nin yerini Babil Kralı Hammurabi’yle çağdaş olan ve hakimiyeti M.Ö. 1686 yılına kadar Yarim-Lim almıştır.
Yarim-Lim döneminde  Orta Anadolu’da ortaya çıkan Hitit krallığı, güçlenip birliği sağladıktan sonra güneye yönelmiş, Amik ovası üzerinden Yamhad krallığının üzerine yürümüştür. M.Ö. 1620 yılında Hitit Kralı Hattuşil ölünce sefer sonuçlanmadı. Onun yerini alan oğlu Murşil, Yamhad Krallığı üzerine yeniden sefer düzenledi, Atçana ve çevresindeki yerleşim yerleri ile Halpa şehrini ele geçirdi, şehri yakıp yıktı. Daha sonra seferine devam ederek Babil’i ele geçirdi, çok sayıda esirle  Hattuşaş’a döndü. Antakya ve çevresi Murşil’in ölümüne kadar Hitit egemenliği altında kaldı. Onun ölümünden sonra yöredeki prenslikler Hitit egemenliğine baş kaldırdılar. Prens İlim-İlimma’nın başında bulunduğu Atçana Beyliği ile bütün Suriye şehirleri M.Ö. 1490’larda Mısır egemenliğini kabul ederek Firavun Tutmasis III’e bağlandılar.
M.Ö. 15. yüzyıl ortalarında Yamhad Krallığı Hitit egemenliği altına girdi. II. Hattuşil döneminde Yamhad Krallığı ve diğer yöre devletleri bir süre bağımsız kalabildilerse de, I. Şuppiluliuma bu yöreleri tekrar zaptetti. Daha sonra Şuppiluliuma ikinci bir sefer daha düzenleyerek bölgeleki Hitit egemenliğini kesinleştirdi ve bu durum M.Ö. 13. yüzyıla kadar devam etti. 13. yüyılda Kral Tukulti-Ninurta zamanında Asurlular Güneydoğu Anadolu’yu zaptetti. M.Ö. 1200’lü yıllarda Hitit devleti zayıflayınca Güney Anadolu’da Fırat kıyıları ile Konya arasındaki bölgede çok sayıda devletçik ortaya çıktı. Etnik kökenleri, dilleri ve gelenekleri farklı olan bu devletçikler uzun süre siyasi bir birlik kuramadılar. Sadece Amik Ovası ve çevresinde birleşme sağlanabildi ve merkezi Kanula (Kırıkhan yakınlarındaki Çatalhöyük) olan Hattena Krallığı kuruldu.
M.Ö. 9. yüzyılda Kral Asur-Nasir-Apli yönetimindeki Asurlular, Kral Lubarna yönetimindeki Hattena ülkesine girip, Kanula’ya kadar geldiler. Daha sonra Kral II. Salmanassar döneminde Hattena ülkesi bütünüyle Asur denetimi altına girdi. Asurluların zayıflayıp prensliklere bölünmesinden sonra geçici bir birlik oluşturmuş olan Hitit prenslikleri bir süre barış ve özgürlük içerisinde yaşadılar.  Ancak kısa bir süre sonra bu defa Van yöresinde yaşayan Urartuların egemenliği altına girdiler. M.Ö. 721-705 arasında hüküm süren Asur Kralı II. Sargos döneminde ise bu prenslikler birer Asur Vilayeti haline dönüştürüldü. Prensliklerin Batı Anadolu’daki Friglerden yardım istemesi üzerine Asurlular baskıyı arttırdı, halkın büyük kısmı Asur ülkesine nakledildi. Bir süre sonra Hitit prenslikleri eridi, birer birer ortadan kalktı.
M.Ö. 680’li yıllarda Karadeniz’in doğusunda ve Kafkasların kuzeyindeki Kimmerleri kovalayıp Kafkas geçitlerini aşan Sakaların, Türkmen / Oğuzların ataları ve Saka başbuğu Partatuca’nın torunu Madova’nın da destan kahramanı Afrasyab, ya da diğer adıyla Oğuz Han olduğu kabul edilir. Bir Türk kavmi olan Saka’lar Çin’den Karpatlara, Filistin’den Urallara kadar olan bölgenin hakimi ve Oğuz Han, bir cihangir hükümdar idi. Oğuz Han M.Ö. 654 yılında Filistin yöresine geldi. 10 yıl kadar sonra da Türklerin “Batak Şehir” adını verdikleri 306 kapılı Antakya şehrini bir yıllık bir kuşatmadan sonra zaptetti. Şehre oğulları, kadınları, çocuklar ve 90 000 askeriyle giren Oğuz Han, altın bir taht üzerinde oturdu. Burada 18 yıl kaldıktan sonra 626 yılında ayrıldı.
M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında İran’da kurulan ve kısa sürede egemenlik alanını genişleten Pers İmparatorluğu orduları Ortadoğu’nun Babil ve Asur  baskısından yılmış halkları tarafından kurtarıcı gibi karşılandı. Bu dönemde yörede uzun süre huzursuzluk ve ayaklanma görülmedi. I. Dareios zamanında Pers krallığı 23 satraplık ve 127 vilayete ayrılmıştı. Bu dönemde Antakya ve çevresi, merkezi Tars (Tarsus) kenti olan Kilikya satraplığı sınırları içinde bulunuyor, Pers imparatorluğuna vergi ödüyordu.
M.Ö. 334-333 yıllarında Anadolu’yu baştan başa aşıp, Gülek Boğazı´ndan Çukurova’ya geçen Büyük İskender Akdeniz’in kuzeydoğu ucunda, bir sahil kasabası olan Myriandros’ta  (bugünkü İskenderun) kamp kurdu. Bu sırada bölgede bulunan Pers İmparatoru III. Dareios da Amanos dağlarını aşıp bu günkü Dörtyol’un bulunduğu ovaya indi, Pinaros çayı (Deliçay) kıyısında savaş düzeni aldı. Bunun üzerine İskender Dörtyol ovasına geri döndü. İki ordu, körfezin ucunda bulunan İssos’ta 333 yılı sonlarında savaşa tutuştu ve İskender Pers ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Daha sonra zafer anısına Myriandros’ın adını “Alexandria” olarak değiştiren İskender Amanos dağlarını aşarak Amik ovasından geçip yoluna devam etti. 

İskenderun, Antakya ve Seleukeia Pieria’nın Kuruluşu
İskender’in M.Ö. 323 yılında ölmesi üzerinde komutanları arasında nüfuz mücadelesi ortaya çıktı. Nihayet M.Ö. 312 yılında I. Antigonos’u yenen Seleukos, Asur ülkesi ile İran’daki satrapları kendisine bağladı. Dicle kıyısındaki Seleukeia kentini merkez yaptı. Antigonos, M.Ö. 307 yılında bugünkü Antakya’nın biraz kuzeyinde Akdeniz sahilinden doğuya, içerilere giden yol üzerinde Asi nehri kenarında bir şehir kurdu ve bu şehre “Antigonia” adını verdi. Ancak 301 yılında I. Seleukos Nikator’la yaptığı savaşta öldü. I. Seleukos Nikator M.Ö. 23 Nisan 300 tarihinde Akdeniz kıyısında Seleukia (bugünkü Samandağ-Çevlik) kentini kurdu ve o güne kadar ve başkenti Dicle kenarında bulunan başkenti buraya taşıdı. Seleukeia’da şehir surları içinde bir de liman inşa edildi. Daha sonra I. Seleukos Antigonia’yı yıktırıp, daha güneyde, dağ eteğinde (yani Antakya’nın bugünkü yerinde) yeni bir şehir yapılmasını emretti. Şehrin temeli M.Ö. 22 Mayıs 300 tarihinde atıldı ve inşası tamamlanınca devlet merkezi buraya nakledildi. Seleukos şehre babasının (ya da oğlunun) adına izafeten “Antiokheia” adını verdi (Bu isim zamanla “Antakya” şeklini almıştır.)
Başkent Antakya hızla gelişip o günün dünyasında önemli bir merkez olarak ün kazandı. I. Seleukos döneminde su kanalları yapılarak Defne (Harbiye) çağlayanlarından Antakya’ya su getirildi. Şehirde su deposu ve dağıtım şebekesi yapıldı. Bu çalışmalar sonraki krallar zamanında da devam etti. Şehir, M.Ö. 246-244 yılları arasında Mısırlıların işgaline uğradı.
Antakya, aynı zamanda bir olimpiyatlar şehriydi. Bilindiği kadarıyla Antakya’da, ilki M.Ö. 195 yılında olmak üzere M.S. 6. yüzyıla kadar  muhteşem olimpiyatlar düzenlenmiştir.  Önce “festival” ya da “şenlik”  adıyla başlayan olimpiyatlar, ilk defa Claudius zamanında olimpiyat adıyla kurumlaştı.
M.Ö. 83 yılından 69 yılına kadar Suriye ile birlikte Ermeni Kralı Tigranes’in  hakimiyeti altında, 69-64 yılları arasında yine Seleukos idaresi altında yaşayan Antakya, M.Ö. 64 yılında Antakya Roma İmparatorluğu´na katıldı ve İmparatorluğun Suriye eyaletinin başkenti oldu. M.Ö.47 yılında Sezar şehri ziyaret etti ve büyük yapıların yapılmasını sağladı. Roma Valisi Cassius, M.Ö. 40-30 döneminde  Partların kuşatmasına yine Antakya’da direndi.
M.S. 1. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Hristiyanlık, Kudüs dışında ,  30’lu yılların oartalarında ilk defa Antakya’da yayıldı, Hz. İsa’ya inananlara ilk defa burada “Hristiyan” adı verildi ve Hristiyanlığın ilk kilisesi Antakya’da kuruldu.
M.S. 1. yüzyılda Antakya nüfus bakımından Roma İmparatorluğu’nun, Roma ve İskenderiye’den sonra üçüncü büyük şehriydi.
Asi nehri ağzında bulunan ve eski çağlardan beri kullanılan El Mina limanı Antakya ve dolayısıyla buraya ticaret yollarıyla bağlı şehirler için çok önemliydi. 4. Yüzyıla kadar küçük gemiler nehir yoluyla Antakya’ya kadar gelebiliyorlardı. Seleukeia Pieria limanı hizmete girince deniz ticaretinin ağırlığı bu limana kaymıştı. Burası aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz’deki en önemli askeri üssü durumundaydı.
Antakya Asi nehri ile Silpiyus Dağı arasındaki meyilli arazide kurulmuştu. 360 burçlu yüksek, sağlam surları, tepede birde iç kalesi vardı. Önemli anayollarının kavşak noktasında ve El Mina-Seleukeia-İskenderun gibi limanlara sahip olması nedeniyle hem maddi hemde kültürel yönden zengin bir şehirdi. Şehir içinde ve çevresinde birçok sanat yapıları, anıtlar, mabetler, tiyatro, hipodrom, hamamlar, agora, geniş ve muntazam caddeler vardı. Zenginlerin, önemli kişilerin evlerinin zeminleri eşsiz sanat eserleri olan mozayiklerle süsleniyordu.
Romalıların gözde şehri ve doğu başkenti olan, zaman zaman imparatorlara ev sahipliği yapan Antakya M.S. 256 ve 260 yıllarında Sasani hükümdarı Şapur I. tarafından işgal edildi. Bunun ardından 261-272 yılları Palmira hakimiyeti altında yaşadı.  4. Yüzyıl başlarında, İmparator Konstantin zamanında bölgede  Hristiyanlık hakim inanç haline geldi. Buna karşılık, 361-363 yıllarını kapsayan İmparator Julian döneminde  şehirde  pagan inancını yeniden canlandırma yönünde sonuçsuz ve başarısız bir  bir fikir hareketi oldu. 395 veya 396 yılında ise güneye inip Suriye’yi işgal eden Hunlar Antakya önlerine kadar gelip şehri zaptettikten (ya da bazı kaynaklara göre şehri bir süre kuşattıktan) sonra bölgeden çekildiler.
395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölündü, Antakya Doğu  Roma (Bizans) sınırları içinde kaldı.
Antakya, tarih boyunca depremlerle en çok yıkılmış şehirlerden biridir. Bilinen önemli depremler M.Ö.148, 130, 83-90 arası, M.S. 35,37 ve 41-45 arası, 115, 341, 365, 396, 458, 526, 528 ve 531-534 arası, 532, 551, 557, 588, 589 yıllarında meydana gelmiştir. Bunlardan en şiddetli ve en çok can kaybına yol açanı, 29 Mayıs  526 akşamı meydana gelen depremdir. Bu depremde 250.000 kişi ölmüş ve Antakya ile birlikte Defne ve Seleukia Pieria de yerle bir olmuştur. 528 yılında meydana gelen deprem de en az önceki kadar şiddetliydi, ama can kaybı daha az oldu.
526 ve 528 depremlerinden sonra yeniden kurulan Antakya 540 yılında İranlıların işgaline uğradı. 542 yılında bir veba salgını yaşandı, 573 yılında İranlılar Antakya ve civarını yakıp yıktılar. 611-628 yılları arasında yine İran işgali altında kalan Antakya Doğu Roma için önemli ve uğradığı bunca tahribata rağmen, hala komşu devletlerin ilgisini çeken bir şehirdir. Nitekim 638 yılında Suriye’de fetihler yapan Ebu Ubeyde İbn-ül Cerrah komutasındaki İslam ordusu Antakya’ya yöneldi ve şehir kuşatıldı. Şehir anlaşma ile teslim alındı. Halkın bir kısmına eman verildi, bir kısmı şehirden uzaklaştırıldı. Fakat asker ayrıldıktan sonra halk anlaşmayı bozunca Ebu Ubeyde yeniden kuvvet gönderdi, şehir eski barış şartlarıyla yeniden teslim alındı. Burada “murabıt” adı verilen bir daimi sınır muhafızlığı teşkilatı kuruldu. Buradan Bizans ülkesine akınlar yapıldı.
705-715 yılları arasında yörede birçok kaleler yapıldı. 661-750 yılları arasında (Emeviler dönemi) Antakya Halep’e bağlıydı.
Antakya Abbasiler döneminde sakin bir devir yaşadı, hatta halife Harun Reşid Antakya’yı ziyaret etti. 843-849 yılları arasında İbn Ebu Davud harap durumdaki İskenderun kalesini tamir ve kısmen yaptırdı. 846 veya 847 yılında meydana gelen depremde Antakya ve Musul’da 20.000 kişi öldü. 868 depreminde ise Antakya’da bütün evler yıkıldı, kale burçları harap oldu.
877’de Tolunoğullarının, daha sonra Ihşitlerin egemenliği altına giren Antakya, 944 yılında Hamdanoğullarının Halep koluna bağlandı. 968 yılında Bizans ordusunun kuşattığı şehir 969 yılında teslim oldu. Böylece 631 yıl süren İslam dönemi sona ermiş oldu. Mart 1054’de Antakya’da meydana gelen depremde 10.000 kişi öldü.
Abbasiler döneminde bölgede önemli bir Türk nüfus birikimi gerçekleşmiş, Doğudaki Selçuklu varlığı da Türklerin yörede yayılmasında büyük etken olmuştu. Bu dönemde Batı Anadolu’da birçok fetihler yapan Kutalmışoğlu Süleyman Şah 1074 yılında Anadolu’dan güneye doğru bir akın düzenledi ve bu akın sırasında  Antakya’yı kuşattı. Sonuçta Vali İsaaikos Kommenos’la 20 000 altın karşılığında barış yapması üzerine kuşatmayı kaldırıp Anadolu’ya döndü.
Bunu izleyen dönemde Antakya valisi olan Philaretos Brachanios halkı ve emrindeki yöneticileri kötü ve baskıcı yönetiminden usandırmıştı. Valinin kötü yönetiminden bıkan yöneticiler şehrin ileri gelenleri  onun 1084 yılında Urfa’ya gidişini fırsat bilerek Süleyman Şah’ı Antakya’ya davet ettiler. 300 atlı ile 12 günde İznik’ten Antakya’ya ulaşan Süleyman Şah 12 Aralık 1084 günü Antakya’ya girdi. Şehirde kimseye kötülük yapılmadı. Süleyman Şah  halkı bağışlayacağına dair söz verdi. Alınan bütün esirleri serbest bıraktırdı. Bu durumu gören iç kaledekiler de direnmekten vazgeçip 12 Ocak 1085’te teslim oldular. Bir süre sonra kendisinden vergi isteyen Musul Emiri Müslim’le savaşmak zorunda kalan Süleyman Şah savaşı kazandı (12 Haziran 1085) Fakat bir yıl sonra Filistin Selçuklu hükümdarı Tutuş ile Halep civarında yaptığı savaşta ordusu yenildi, kendisi öldü (Haziran 1086) Aynı yıl Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah Antakya’ya geldi, Süveydiye’ye kadar gitti. Yağısıyan’ı Antakya’ya vali tayin ettikten sonra bölgeden ayrıldı (1087).
1090 (veya 1092) yılında Antakya’da şiddetli bir deprem oldu.
1090’lı yıllarda Avrupa’da Haçlı ordularının tarih sahnesine çıktığı ve Doğuya doğru sefere çıktıkları görüldü. 1097 yılında Anadolu’dan Çukurova’ya geçerek İskenderun Körfezi’ne ulaşan Haçlı orduları İskenderun’u aldıktan sonra Belen geçidi üzerinden Antakya önlerine gelerek, şehri kuşattı (21 Ekim 1097) Bu ordunun diğer bir kolu da  Maraş, Amik, Artah-bugünkü Reyhanlı-, Demirköprü üzerinden gelerek kuşatmaya katılmışdı. Bu sırada Suriye Selçukluları karışıklık içindeydi. Antakya kuşatmaya uzun süre direndi, nihayet 3 Haziran 1098’de Haçlılar tarafından zaptedildi.
Daha sonraki dönem1lerde 1. ve 2. Haçlı seferleri sırasında Suriye bölgesi Bizanslıların elinden çıktı. Bölgeyi Müslüman beyliklerle Latinler paylaştı. Bu dönemde Antakya’da Ceyhan Irmağından Lazkiye’ye kadar olan bölgeyi kapsayan ve Kudüs’e bağlı olan bir dükalık (Antakya Prensliği veya Antakya Kontluğu) kuruldu.
Bu dönemde Asi nehri ile Silpiyus dağı arasında 1,5 km genişliğinde 5 km uzunluğunda bir alan üzerine yayılmış olan Antakya şehrinin nüfusu 100 000 olarak tahmin ediliyordu .
Antakya 1137 yılında Kilikya seferine çıkmış olan Bizans İmparatoru Jan Komnenos tarafından zaptedildi. 1142’de düzenlenen ikinci bir seferde Antakya çevresindeki köy ve kasabalar tahrip edildi. Onun yerine geçen Manuel Komnenos döneminde Antakya Prensi İstanbul’a gidip onun tâbiiyetini kabul etmek suretiyle Antakya’da kalabildi.
Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırma gayesini güden Manuel Komnenos, 1158 yılında düzenlediği doğu seferinde Çukurova Ermeni Prensliği üzerinde kesin hakimiyet sağladı. Bundan sonra Antakya’ya geçti. Kudüs Kralı Baldwin III. de Antakya’ya gelerek Bizans İmparatorluğuna sadakatini arz etti. Kommenos bir süre sonra İstanbul’a döndü.
1157 ve 1169 yıllarında meydana gelen depremler Antakya’da ve Bakras kalesinde büyük yıkıma yol açtı.
Eyyubi Sultanı Selahaddin Eyyubi’nin 1187 yılında Halep’i zaptetmesi üzerine zor durumda kalan Antakya Prensi III. Bohemond, Sultana elçi göndererek barış istemiş, Sultan bu talebi kabul etmişti. Bundan sonra bölgedeki birçok kaleyi zapteden Selahaddin Eyyubi Eylül 1188’de Haçlıların elinde bulunan Bakras ve Darbsâk kalelerini zaptetti ve Antakya’nın Anadolu ile bağlantısını kesti. Antakya halkı büyük sıkıntı içine düştü. Şehir sadece El Mina ve Seleukiea Pieria limanları vasıtasıyla yardım alabiliyorlardı. Bu arada Antakya Prensliğinin talebi üzerine kısa süreli barış andlaşması yapıldı. Selahaddin, bölgedeki bütün kaleleri zaptetmek için sefer hazırlığı içinde olmasına rağmen, III. Haçlı Seferi’nin başlaması üzerine bu sefer gerçekleşmedi. Eyyubi orduları 1191 yılında bölgeden tümüyle çekildi.
13. yüzyılda Mısır’a hakim olan Memlûk Devleti’nin orduları Amik ovasına kadar ulaşmış, 1261 ve 1262 yıllarında Antakya’yı iki defa kuşatmışlardı. 1268 yılında tekrar yöreye gelen Baybars komutasındaki Memlûk ordusu Koz kalesini zaptettikten sonra Antakya’yı kuşattı. 18 Mayıs 1268 tarihinde şiddetli bir savaş sonucunda Antakya’da zaptedildi. Şehir yağmalandı, ateşe verildi, surlar tahrip edildi, iç kale yıktırıldı. Şehre denizden gıda maddesi taşıyan Seleukeia Pieria (Çevlik) limanını da tahrip ettiren Baybars, Bakras ve Darb-ı sâk kalelerini zaptetti. Bundan sonra Antakya’da ve Bakras’ta birer cami yaptırdı. Antakya’da imar faaliyetlerine girişildi.
Memlûklerin gelişi ile Antakya’da 171 yıl hüküm süren Antakya Haçlı Prensliği sona ermiş oluyordu.
Baybars’ın hükümdarlığı zamanında bölgeye gelen 40 000 çadırdan fazla Türkmen Gazze’den itibaren Antakya ve Sis (Kozan) sınırına kadar, Haçlılardan  alınan sahil bölgelerine  yerleştirildi.
14. yüzyılda yöreyi ziyaret eden seyyah İbn Batuta Antakya’nın büyük, nüfusu kalabalık, binaları güzel, su ve yeşilliği bol bir şehir olduğunu, Amik ovasında Türkmenlerin sürüleri ile konakladıklarını yazar. O dönemde Amik ovasında Bozoklardan Avşar, Beğdili ve diğer Türkmen boyları yaşıyordu.
1394 yılında Timur, Memlûk topraklarına bir sefer düzenledi, fakat Antakya’ya girmedi.
14. ve 15. yüzyıllarda Halep, Antep ve Antakya yörelerinde Avşarlar ve Bayatlar çoğunluktaydı. Kuzey Suriye Avşarlarından Gündüzoğulları Amik ovasında, Köpekoğulları Antep’te ve Özeroğulları İskenderun Körfezini çevreleyen bölgede yaşıyorlardı. Hatta Dulkadiroğlu Süli Bey’le anlaşan Özeroğlu Davut Bey Memlûklere karşı ayaklandı, Antakya’yı ele geçirdi. Fakat 1411 yılında Halep Valisine yenilince şehri Gündüzoğulları’na terkedip çekildi. Gündüzoğulları’nın Antakya hakimiyeti de kısa sürdü. 1432 yılında  Antakya’dan geçen seyyah Bertrandon de la Broquiere’in gözlemlerine göre o zaman o bölgenin başkenti olan Antakya’nın surları içinde üçyüz kadar ev bulunuyordu, yöredeTürkmenler hayvan yetiştiriyorlardı.
15. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toprakları güneye doğru genişleyip Memlûk sınırlarına ulaşınca iki devlet arasında savaşlar da başladı. 1487 yılında Çukurova’da Memlûk ordusu Osmanlı ordusunu yendi, komutanı Hersekzade Ahmet Paşa’yı esir etti. 1488 yılındaki seferde de Osmanlı ordusu Memlûk ordusuna karşı başarı sağlayamadı. Nihayet 1490 yılında barış anlaşması yapıldı.
Bu yıllarda Ümit Burnu yolunun keşfedilmesi ticaret yolunu değiştirdi. Avrupa-İskenderun arasında işleyen gemilerin sayısında azalma oldu. İskenderun ve çevresi bundan çok etkilendi.
1516 yılında Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu arasında Mercidabık’ta cereyan eden savaşı  Osmanlı ordusu kazandı. Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı oardusunun başında Halep’e girmesiyle Antakya, İskenderun ve çevresi de 1516 yılının Ağustos ayında Osmanlı hakimiyeti altına girmiş oldu. Şehre ilk vali olarak Bıyıklı Mehmet Paşa tayin edildi. Bundan sonraki yıllarda yöre için en önemli olay, Kanuni Sultan Süleyman’nın buradan geçişidir. Kanuni, Tebriz seferi dönüşünde Aralık 1535 başlarında Antakya-İskenderun üzerinden Adana’ya geçmiş; daha sonraki yıllarda, 1548-1549 kışını geçirdiği Halep’te iken yaptığı gezilerden birinde Antakya’ya tekrar uğramıştır.
1552 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın buyruğuyla Belen’e cami, han, hamam, imaret ve ziyaret yapımına başlandı. Belen’e 250 nefer derbentçi yerleştirildi. Birkaç yıl sonra 65 hane daha yerleştirilerek burası köy haline getirildi. Bundan sonra yine yol güvenliğini sağlamak için Payas’taki eski kale ve hendeği sökülüp tümüyle yeniden yapıldı (1567-1571). Yine Payas’ta kalenin karşısında Sokullu Mehmet Paşa’nın 1568 yılında yapımına başlattığı cami, han, hamam, arasta, imaret 1574 yılında tamamlandı. Ayrıca bir iskele ile bir tersane yapıldı, limanı korumak için 1577 yılında limanın üst tarafına küçük bir kale (Cin kulesi) inşa edildi. Derbentçi olarak buraya 541 aile yerleştirildi. Sokullu aynı dönemde Antakya’da da han, hamam, bedesten, değirmen gibi çoğu günümüze kadar ayakta kalan yapılar yaptırdı.
Yörede bundan sonraki dönemde bilinen tek önemli olay 1607 yılında devlete isyan halinde olan Canbolatoğlu üzerine açılan seferdir. Bu seferde Murat Paşa, Oruç (Ruc) Ovası´nda  Canbolatoğlu’nu bozguna uğrattı.
1615 yılında Antakya ve çevresinde şiddetli bir deprem oldu.
17. yüzyılda yörede Süveydiye, Payas, İskenderun iskeleleri faal durumdaydı. Asi nehri ağzı kumla dolduğundan Antakya, Süveydiye iskelesinden yeterince yararlanamıyordu. İskenderun’un havzası pek fena, etrafı bataklıklarla kaplıydı. Ama işlek bir iskeleydi. Nasuh Paşa’nın başlattığı kale inşaatı yarım kalmıştı. Bu yüzden güvenlik yeterince sağlanamıyordu. Payas Limanı ise hem ticaret , hem de askeri nakliyat yönünden çok önemliydi. Surre alaylı (Hac kafilesi) hacca giderken bu yoldan geçiyordu.
1648 yılında Hatay yöresinden geçen Evliya Çelebi, seyahatnamesinde özellikle Payas, İskenderun,     Belen, Bakras ve Antakya hakkındaki gözlemlerini ayrıntılı olarak anlatmıştır.
17. yüzyılın sonlarında güvenliğin yeterince sağlanamaması yüzünden yöredeki birçok köyler harap olmuş, çoğu köylüler yerlerini terkettikleri için köyler boşalmış, üretim azalmaya başlamıştı. Bir yandan göçler önlenirken bir yandan da 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyılın başlarında Antakya, Lazkiye, Hama, Humus, Trablusşam dolaylarına konar-göçer halde yaşayan çok sayıda Türkmen aşiret ve oymakları iskân edildi. Böylece hem üretim dengesi kuruldu, hem de harap yerleşim yerleri imar ve ihya edilmiş oldu.
Bu dönemde Karamurt’ta (Bakras civarı) Kanuni’nin yaptırdığı han da harap, iş görmez haldeydi. İskân çalışmalarının devamı olarak 1703-1704 yıllarında Vezir Hasan Paşa aynı yerde büyük bir han ile cami ve imaret yapılmasını emretti, yapım 1706 yılında tamamlandı. Burada aynı zamanda mustahkem bir kasaba inşa edildi ve yol güvenliği için derbent teşkilatı kuruldu. Böylece bölgede güvenlik sağlanmış oldu.
1769 yılında Abdurrahman Paşa’nın çabalarıyla Belen’e etraftan ahali getirilip iskân olundu.
1790 ( veya 1791) yılında  Ordu (bugünkü Yayladağı)  ve civarındaki köylerde görülen baskın ve eşkıyalık olaylarından sonra, 1792 yılında Halep Valisi Mustafa Paşa’nın, askerlik bahanesiyle Antakya halkından haraç almak istemesi, ama halkın direnip vermemesi nedeniyle 2000 kadar adamıyla şehri kuşatması izledi. Halk direnince Valinin adamları kuşatmayı kaldırıp Kuseyr köyleriyle Ordu ve civarındaki köyleri bastılar. Daha sonra Asi nehrini geçerek Süveydiye nahiyesine saldırdılar, evleri, çardakları, ipek damlarını yakıp yıktılar ve yağmaladılar. Daha sonra  Antakya kuşatmasını sürdürerek şehre saldırdılar. Halk  direndi, meydana gelen çarpışmalarda 13 kayıp verdi, ama saldırganları şehre sokmadı. Daha sonra Kadı Naibi ve şehrin ileri gelenleri bir dilekçe hazırlayıp İstanbul’a göndererek olayı anlattılar ve vali ile adamlarından şikayetçi oldular.
Kışları Amik ovasında, yazları Anadolu yaylalarında geçiren 3 000 atlı, 3 000 yaya çıkaracak büyüklükte  konar göçer bir aşiret olan Reyhaniye aşireti 19. yüzyıl başlarında kısmen iskânı kabul etti. Yine aynı dönemde Payas ve çevresinde hakimiyeti ele geçiren Küçükalioğulları ailesi devlete başkaldırdı. Hacı kafilelerinden bile haraç alacak kadar ileri gittiler. Bu durum 19. yüzyıl ortalarına kadar devam etti.
1822 yılında meydana gelen deprem İskenderun ve çevresinde büyük yıkıma yol açtı. Seleukeia Pieria’nın son kalıntıları da yıkıldı, Antakya’da birçok ev hasar gördü.
Osmanlı döneminde Antakya’da Ahilik ilkelerine göre çalışan, lonca halinde örgütlenmiş bir esnaf teşkilatı, hanlar etrafında organize olmuş ve her biri bir mesleğin mensuplarına tahsis edilmiş sokakların oluşturduğu işlek bir çarşı vardı. Asi nehri üzerinde değirmenler ve bahçelerin sulanması, hem de şehrin hamamları için gerekli suyu nehirden sağlayan su dolapları vardı.
1832 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Suriye bölgesindeki Osmanlı ordusunu yenerek Suriye’yi zaptetti. Osmanlı komutanı Ağa Hüseyin Paşa  orduyu dinlendirmek için gittiği Halep’e kabul edilmedi. Bunun üzerine kuzeye, Beylan (Belen) Boğazı’na çekilerek burada savunma düzeni aldı. Antakya’ya gelen ve ordusunu dinlendiren İbrahim Paşa Osmanlı ordusunun savunmada bıraktığı boşluklardan yararlanarak 28 Temmuz 1832 günü yapılan savaşı iki saat içinde kazandı. Osmanlı ordusu ağır kayıplar verdi. İbrahim Paşa ordusu buradan iskenderun’a geçerek yoluna devam etti, Anadolu içlerine kadar ilerledi. Antakya ve  çevresinde 1839 yılına kadar İbrahim Paşa’nın kurduğu düzen devam etti.
1839 yılında Tanzimat’ın ilanıyla tüm Osmanlı ülkesi gibi Antakya ve çevresinin idari teşkilatında da yeni düzenleme yapıldı.
19. yüzyılda Gâvurdağı yöresinde asayiş bozulmuş, huzur kalmamış, Sivas vilayeti sınırlarından İskenderun iskelesi, Beylan ve Antakya kazaları sınırına kadar olan geniş bölgede isyan hareketleri baş göstermişti.  Devlet bu bölgeyi ıslah etmek ve düzeni yeniden kurmak için bir fırka (tümen) oluşturdu. ”Fırkai Islahiye” adı verilen bu ordunun komutanı Müşir Derviş Paşa, mülki konulardaki yetkilisi  Ahmet Cevdet Paşa idi. Ordu 1865 yılı ortalarında İskenderun’a geldi. Belen yoluyla Amanos dağları geçilerek harekâta başlandı, isyancı aşiretler itaat altına alındı, bölgede huzur sağlandı. Ordunun konakladığı yerde bir kışla yapıldı. Hacılar, Tiyek ve Akbez nahiyeleri birleştirilerek bir kaza oluşturuldu ve kaza merkezi olmak üzere kışla yanında birkaç yüz hanelik bir kasaba inşa edildi. Buraya ilk önce Hassa taburları ayak bastığı için kasabaya “HASSA” adı verildi. Buraya üç nahiyenin halkından bir kısmı nakledildi. Bundan sonra Halep vilayetinin idare yapısı yeniden düzenlendi.  Yeni düzenlemede Antakya, Reyhaniye, Payas, Beylan, İskenderun (İskenderun Belen’e, Belen Payas’a bağlı), Ordu (Cisrişşuğur’a bağlı), Hassa (İslahiyeye bağlı), Halep vilayeti sınırları içinde yer aldı.
1869 yılında Süveyş Kanalının açılışı İskenderun iskelesini, dolayısıyla yöre ekonomisini olumsuz etkiledi. İskenderun’un ticari yoğunluğu ve buna paralel olarak önemi azaldı. 16 Nisan 1872 tarihinde  Antakya’da meydana gelen şiddetli deprem Antakya ve köylerinde büyük tahribat yaptı. Depremde 1500 kişi öldü, çok sayıda insan yaralı olarak kurtuldu.
Süveyş Kanalının açılışının İskenderun ve havalisinin ekonomisi üzerinde yaptığı olumsuz etkileri telafi etmek için  İskenderun-Halep arasında bir şose yapımına başlanmıştı. Bu yol 1886 yılında tamamlandı. 1904 yılında yapımına başlanan İskenderun-Toprakkale demiryolu hattı  ise 1 Kasım 1913 tarihinde tamamlanarak işletmeye açıldı.
Nisan 1909’da Adana’da meydana gelen Ermeni olayları  Dörtyol, Kırıkhan ve Antakya’ya da sıçradı, bu bölgelerde de olaylar oldu. 1915 yılında Süveydiye nahiyesi (bugünkü Samandağ) sınırları içindeki Musa Dağı’nda  ikinci bir Ermeni olayı yaşandı. Buradaki köylerde  yaşayan Ermenilerin büyük bir kısmı devletin tebliğ ettiği zorunlu yer değiştirme (tehcir)  emrine uymayarak dağa çıktılar ve devlete isyan ettiler, dağı kuşatan askeri birliklerle silahlı mücadeleye giriştiler. 40 gün süren isyan Ermenilerin Fransız gemileri ile Mısır’a kaçmasıyla sona erdi.
I. Dünya Savaşı yıllarında Araplar Osmanlı Devletine karşı isyan hazırlıkları içindeydi. Bu amaçla İngilizler ve müttefikleri ile görüşmeler yapıyorlardı. 1916 yılının Mart ayında Petersburg’da Sykes-Picot-Sazanof (İngiliz-Fransız-Rus temsilcileri) arasında yapılan görüşmelerde de konu Osmanlı topraklarının paylaşılmasıydı. Buna göre Güneydoğu Anadolu’yu ve Suriye’yi Fransa, bunun güneyinde kalan bölgeyi, özellikle Irak’ı (petrol bölgesi) İngiltere alacaktı.
Savaş sonlarına doğru, Mondros mütarekesi öncesinde bu anlaşmanın uygulanacağını anlayan Faysal (Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu) Şam’a girip 7 Ekim 1918’de bütün Suriye’yi içine alan bir Arap hükümeti kurduğunu ilân etti. Hemen ardından, diğer şehirlerde de adamları vasıtasıyla kendine bağlı hükümetler ilan edilmesini sağlamaya çalıştı. Bu hedeflerden biri de Antakya idi.
1. Dünya Savaşının son günlerinde Suriye cephesindeki Türk ordusu 25/26 Ekim 1918 gecesi Halep’i terkedip kuzeye çekildi. Bu çekilme sırasında orduya komuta eden Mustafa Kemal Paşa Halep’te sokak muharebelerini bizzat idare etti. 28 Ekim’de  Türk birlikleri Antakya, Belen, Dircemal, Telrifat hattını korumuş, Mustafa Kemal Paşa bugünkü sınırlara uyan bir hattın korunmasını emretmiş, yani bir anlamda yeni Türk Devletinin sınırlarını belirlemiş oluyordu. Bu sırada Antakya’da Faysal taraftarları 27 Ekim 1918 günü bir emrivaki sonunda Faysal’ın güdümünde bir Arap hükümeti ilân ettiler. Hükümet konağındaki Osmanlı  bayrağını indirip yerine Arap bayrağı diye bir bayrak astılar. Kaymakam İbrahim Ethem Bey’i hükümet reisliğine getirdiler.
30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros mütarekesi imzalandı. Ertesi gün mütareke hükümleri ordulara ve vilayetlere tebliğ edildi. Bunun ardından, Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığına tayin edilen Mustafa Kemal Paşa  3 Kasım 1918 günü birliklerine verdiği emirde “İskenderun, Antakya, Cebelsam’an, Katma, Kilis havalisi halkının dörtte üç çoğunlukla Arapça konuşan Türk olduğunun her işlemde gözönünde bulundurulmasını” ve mütareke şartları açıklığa kavuşturuluncaya kadar asker çıkartılmasına engel olunmasını emretti. Antakya’dan gelen Arap yanlılarıyla ilgili haberler üzerine Belen’deki 41. Fırka (tümen) merkezinden Antakya’ya bir alay gönderildi. Şehir kuşatılıp Arapçıların emrindeki askerler silahsızlandırıldı, bunların hapsettiği Türk ileri gelenleri serbest bırakıldı, Arap hükümeti girişiminin elebaşıları hapsedildi.
4 Kasım 1918 günü, İstanbul Hükümetinin de onayıyla 5 Fransız torpidosu İskenderun Körfezi’ndeki mayınları temizledi. Mustafa Kemal Paşa Sadaret makamından gönderilen ve Suriye’deki İngiliz Ordu Komutanına İskenderun limanından faydalanabileceklerinin bildirilmesini isteyen telgrafa olumsuz cevap verdi. Ertesi gün de “İskenderun’a çıkacak İngilizlere ateş edilmesi emrini verdiğini” bildirdi ve 6 Kasım günü İskenderun’a çıkarma girişiminde bulunan İngiliz gemilerine sahilden top atışıyla karşılık verildi.
Aynı gün Antakya’da huzur ve güvenliği sağlayan alay, aldığı emir üzerine şehirde bir bölük asker bırakıp Antakya’dan ayrıldı. Askerle birlikte Türk ileri gelenleri ve 100 kadar memur ailesi de şehri terketti. 41. Fırka’nın son askerleri Belen’den 9 Kasım 1918 günü ayrıldı ve protokolla belirlenmiş olan Payas hattının kuzeyine çekildi.  Körfezde İtilaf Devletlerine ait savaş gemileri bekliyordu. Aynı gün bir İngiliz müfrezesi İskenderun’a çıktı, oradan Dörtyol’a gitti.
Bu sırada Yıldırım Orduları Grubu lağvedildiğinden Mustafa Kemal Paşa 10 Kasım 1918 günü İstanbul’a gitti.

İşgal, Halkın Mücadelesi ve İlk Kurşun
12 Kasım 1918 günü Fransızlar İskenderun’a asker çıkardı. Anlaşmaya göre yörede Osmanlı mülki idaresinin devam etmesi , dolayısıyla idarecilerin yerlerinde kalıp göreve devam etmeleri gerekiyordu. Ama devletin emirlerine uyarak  burada kalmak isteyen Kaymakam ve Liman Reisi hakaret ve eziyetler edildikten, hapsedildikten sonra  şehirden çıkarıldılar ve bir kayıkla Payas’a gönderildiler.
14 Kasım 1918 günü Fransızlar karaya yeni birlikler çıkararak önce İskenderun’u, 15 Kasım 1918 günüde Belen’i işgal ettiler.
27 Kasım 1918 tarihinde, merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiserliği bir kararname yayınlayarak,  Antakya, İskenderun ve Harim’i içine alan ve “İskenderun Sancağı” adı verilen bir idari birim  oluşturdu. Sancak bir askeri vali tarafından yönetilecekti.
7 Aralık 1918 günü İskenderun’dan gelen bir Fransız birliği Antakya’yı işgal etti ve “Arap Hükümeti” adıyla sürdürülmekte olan  Faysalcı yönetime son verdi.
11 Aralık 1918 günü 400 Ermeniden oluşan bir Fransız taburu Dörtyol’u işgal etti. I. Dünya Savaşı sırasında başka bölgelere göçettirilen Ermenilerden geri dönenler aynı tarihlerde  Dörtyol çevresinde toplanarak bu civardaki Ermeni nüfusu 10 000’i aşmış, bu arada Ermeni çeteleri ortaya çıkmıştı. İşgalden kısa süre sonra Fransız taburundaki Ermenilerle Ermeni çeteleri taşkın ve saldırgan davranışlarıyla yöredeki Türkleri taciz etmeye başladılar. Soygun, saldırı, işkence ve intikam gayesiyle adam öldürme olayları günden güne  arttı. Türklerin idari makamlara yaptıkları başvurular sonuçsuz kaldı. Bu arada baskı ve zulüm yüzünden kaçıp dağlara sığınan Türklerin  kurdukları çeteler olaylara müdahale etmeye başladılar. Nihayet ilk olay 19 Aralık 1918 günü  meydana geldi. O gün Karakese köyüne bir saldırı düzenleyen Ermeni askerlerden oluşan Fransız müfrezesi silahlı direnişle karşılaştı. Köy girişindeki barikatta meydana gelen çatışmada Fransızlar 15 ölü bırakarak çekildiler. Bu çatışma Türk Milli Mücadele tarihinin başlangıç noktası ve Kurtuluş Savaşımızın ilk kurşunudur.
Fransız birliklerindeki Ermeniler Dörtyol’da olduğu gibi Antakya, İskenderun  ve Belen’de de taşkınlıklar ve saldırılarla halkı canından usandırmışlardı. Şikayetlerin artması üzerine Osmanlı Hükümeti İngiliz Yüksek Komiserliğini protesto etti. Daha sonra  İskenderun’da bulunan Fransız birliklerindeki Ermenilerin olay çıkarmaları üzerine bunlar 1 Mart 1919’da gemi ile Port Said’e gönderildiler.
O günlerde Dörtyol çevresinde zulümden bıkan, ama sığınacak bir  merci bulamayan Türklerden çoğu birer silah temin edip dağa çıkarak mevcut çetelere katıldılar. Bu çetelerden en ünlüsü ve güçlüsü Kara Hasan çetesiydi. Kara Hasan çetesi Ermeni çetelerine ve Fransız birliklerine  karşı büyük başarı gösterdiğinden halk kendisine “Paşa”  unvanı verdi. 
Aynı şekilde Antakya, Reyhanlı ve Kuseyr (Altınözü) bölgelerinde kurulan çeteler de Fransız birlikleriyle  mücadele ettiler, baskınlar  düzenleyip çatışmalara girdiler ve işgal kuvvetlerine, rahat nefes aldırmadılar. 
28 Ocak 1920’de son Osmanlı Mebusan Meclisi Misak-ı Millî’yi kabul etti. Nisan 1920’de Reyhanlı mücahitlerinden Tayfur Mürsel (Sökmen) Ankara’ya bir telgraf çekerek “Antakya-İskenderun ve havalisinin Misak-ı Millî’ye dahil olup olmadığını” sordu. Mustafa Kemal Paşa cevabında yörenin Misak-ı Millî’ye dahil olduğunu, Maraş’taki Kolordu ile irtibat kurmaları gerektiğini bildirdi. Bundan sonra  II. Kolordu ile temas kuruldu ve M.Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı mücadeleyi desteklemek üzere Kuvayı Milliye’ye katıldılar.
Eylül 1920’de Kırıkhan-Hassa arasında, düzenli ve takviyeli Fransız birlikleri ile asker takviyeli Türk çeteleri arasında  meydana gelen Boklukaya Savaşı çetelerin zaferiyle sonuçlandı. 1921 yılı ilkbaharında  Kuseyr’de ve Yayladağı civarında çeteler duruma hakim iken buraya Antakya’dan ve Lazkiye’den takviye Fransız birlikleri gönderildi. Bunlara karşı çeteler cephe oluşturmuş, mücadeleye başlamışlardı. Ancak Ankara’da Türk Hükümeti ile Fransız temsilci Franklin Bouillon arasında devam etmekte olan görüşmeler nedeniyle mücadelenin durdurulması ve çetelerin çekilmesi emri geldi. Temmuz 1921’de çeteler  mücadeleyi bırakarak Anadolu’ya çekildiler.
8 Ağustos 1921 tarihinde Fransız Yüksek Komiserliği  İskenderun Sancağı’nın yönetim şeklini belirleyen yeni bir kararname yayınladı. Bu kararnameye göre İskenderun Sancağı Fransız işgal  bölgesi içinde tam özerkliğe ve özel bir idare sistemine sahip oluyordu. Sancağı bir “Mutasarrıf” yönetecek ve mutasarrıf, Halep Hükümet Reisinin yetkilerine sahip olacaktı. Sancakta, Türkçe de Arapça gibi resmi dil kabul edilecek, Sancak’ın kendine mahsus bütçesi olacaktı. 12 Eylül 1921’de yeni bir kararla Harim (Reyhaniye hariç) Sancak’tan ayrılıp Halep’e, büyük bir Türkmen nüfusunun yaşadığı Bayır-Bucak bölgesi ise Lazkiye’ye bağlandı.
 
 
Ankara İtilafnamesi ve Sonrası  (İskenderun Sancağı Dönemi)
Ankara’da Fransız Temsilci Franklin Bouillon’la Haziran 1921’de başlayan ve iki devlet arasında savaşı durdurmayı amaçlayan görüşmelerin sonunda 20 Ekim 1921 günü Türkiye ile Fransa arasında Ankara İtilafnamesi imzalandı.  Savaş hali sona erdi, Türkiye ile Fransız işgal bölgesi olan Suriye arasında, Payas’tan başlayan, düz bir hat halinde Kilis’e ve oradan Fırat’a doğru uzanan bir sınır çizildi. İtilafnamede belirlenen ye sınıra göre İskenderun Sancağı sınırlarımız dışında kalıyordu. Fakat İtilafnamenin 7. Maddesine göre, İskenderun mıntıkası için özel bir idare şekli kurulacak, mıntıkanın Türk ırkından olan sakinleri kültürlerini geliştirmek için her türlü kolaylıktan ve imkânlardan yararlanacak, Türk dili orada resmi dil niteliğine sahip olacaktı.
Türkiye ile Suriye arasında çizilen sınıra göre  Dörtyol (Payas dahil) ve Hassa Türkiye sınırları içinde kalmış,  Fransızlar 1921 yılının son günlerine kadar Erzin’i ve Dörtyol’u boşaltarak güneye çekilmişler, daha sonra durumu ihtilaflı olan Hassa da sınırlarımız içine alınmıştı. 1922 yılı sonunda Belen kaza teşkilatı, halkının çoğu dışardan gelen Ermenilerden oluşan Kırıkhan’a nakledildi; Kırıkhan ilçe, Belen ise Kırıkhan’ın  nahiyesi oldu.
Bu yeni dönemde Antakya, İskenderun ve havalisi Türkleri Anayurttan ayrı yaşamaya alışamamışlar, her fırsatta Türkiye’den, memleketlerinin işgalden kurtarılması talebinde bulunmuşlardır. Nitekim Gazi Mustafa Kemal Paşa Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı sıkıntılı bir dönemde, 15 Mart 1923’te Adana’ya geldiğinde Antakyalılar kendisini karşıladılar. Adana’da Gazi’yi karşılayan kalabalığın önünde iki levha, dört hanım ve bunların önünde bir kız vardı. Antakyalı kız (Ayşe Fitnat Hanım) dokunaklı bir nutuk söyledi ve “Ey Ulu Gazi bizi kurtar” diye yalvardı. Çok duygulanan ve gözleri nemlenen Gazi Paşa kıza, tarihe malolan, kurtuluş vaadeden bir cevap verdi: “Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz !” Bu söz o günden itibaren  bütün Sancak Türkleri tarafından kurtuluş için bir senet olarak kabul edildi, ümit kaynağı oldu.
Bundan sonra 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Andlaşmasında ,Türkiye ve Fransa  tarafından Ankara İtilafnamesi ile belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırı aynen kabul edildi.
Ocak 1925 ve Mayıs 1926’da Gazi Mustafa Kemal Paşa Dörtyol’u ziyaret etti. Burada kendisine ev ve çiftlik armağan edildi.
Bu dönemde İskenderun Sancağı üç kazadan (İskenderun, Antakya, Kırıkhan) oluşuyordu.
1926 yılında İskenderun Sancağı’nda Türklerin girişimleri sonucunda doğrudan Yüksek Komiserliğe bağlı, Suriye ile eşit haklara sahip ve merkezi İskenderun olan bir hükümet kuruldu. Hükümet Reisliğine Delege (Yüksek Komiser temsilcisi) Pierre Durieux getirildi. Ama Suriye’nin talep ve baskıları sonucunda bağımsızlık ilanı geri aldırıldı, eskisi gibi özerk yönetim devam etti.
Fransız Yüksek Komiserliği’nin 14 Mayıs 1930 tarihinde yayınladığı 1312 sayılı kararname aslında resmi bir belge olup, Sancak’ın Anayasası niteliğindeki “Nizamname” idi. Sancak’ın teşkilatı ve yönetimi buna göre düzenlenmişti.
15 Şubat 1931 günü Mustafa Kemal Paşa tekrar Dörtyol’a geldi, portakal bahçelerini gezdi.
1931 yılında Antakya’ya Harbiye’den içme suyu getirildi. Aynı yıl şehre ilk defa elektrik verildi.
Bu yıllarda Sancak’ta yaşayan Türklerin gözü kulağı Türkiye’dedir. Gelişmeler takip edilmekte en küçük bir haber Sancak’ın Türkiye’ye verileceği şeklinde yorumlanmaktadır. Bunun aksine Suriye ise Sancak’ta Türkçe’nin, Türkiye ve Türklük namına her şeyin yasaklanmasını, ortadan kaldırılmasını istemekte, Fransız idarecileri bu yönde tahrik etmektedir.
Bunun bir örneği 1933 yılında yaşandı:
O yıllarda Antakya okullarında okutulan bazı ders kitapları Türkiye’den geliyordu. 15 Ekim 1933 günü Köprü Mektebi’nde çocukların Kıraat Kitabı toplanıp baş tarafında bulunan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın resimleri idareciler tarafından yırtıldı. Bu olay halk arasında büyük üzüntü ve tepkiye yol açtı. O gece yüzlerce Atatürk resmi hazırlandı. Ertesi gün bütün öğrenciler yakalarında Atatürk resimleri olduğu halde gittiler. Buna karşı kimse sesini çıkarmadı.
Bundan iki hafta sonra Cumhuriyetin 10. yılı Sancak Türkleri tarafından da bayram olarak kutlandı. Ankara’ya telgraflar çekildi pek çok kişi sınıra gidip pasaportsuz Payas’a geçerek kutlama törenlerini izleyip geri döndüler. Sınırda kendilerine güçlük çıkarılmadı.
Bir diğer olay, Gaziantep Valisi Akif İyidoğan’ın gelişinde yaşandı. Nisan 1934’te resmi görüşmeler için Sancak’a gelen Vali İyidoğan, Antakya’da bir kurtarıcı gibi karşılandı. Muhteşem bir karşılama yapıldı. Halk sevinçten valinin makam arabasını havaya kaldırdı. Fransız idareciler bu karşılamada yapılan gösterilerden rahatsız oldular. Vali ertesi gün ziyaretini kısa keserek geri döndü. Daha sonra Valinin karşılanmasındaki izdiham ve gösteriler bahane edilerek bazı Türk idareci ve memurların işlerine son verildi.
Bu yıllarda Amik Gölü bataklıklarının kurutulması içi projeler hazırlanıyordu.
Suriye Fransa’nın mandası altında olduğundan, ülkenin kaderi Fransa’nın vereceği kararlara bağlıydı. Lübnan’da bulunan Fransız Yüksek Komiseri’nin kararları Suriye Meclisinin de üstündeydi. Suriye’nin bu durumdan kurtulması ve bağımsızlığına kavuşması için uzun süre görüşmeler yapıldı. Nihayet 9 Eylül 1936 da Suriye-Fransa andlaşması imzalandı ancak bu andlaşma ile bağımsızlık verilirken özel statüye tabi olan İskenderun Sancağı’nın durumu göz ardı ediliyor, bundan sonraki dönemde aynı sınırlarla da olsa kayıtsız şartsız Suriye’ye bırakıldığı  ve Ankara İtilafnamesinin  geçersiz hale getirildiği anlamı çıkıyordu.
Türkiye gelişmeleri yakından takip ediyordu. Bu konuda Fransızlarla görüşmeler yapıldı, fakat olumlu bir gelişme sağlanamadı. Konuyu titizlikle takip eden Atatürk 1 Kasım 1936’da T.B.M.M.’ni açış nutkunda Sancak konusunda devletin tavrını açıkça ortaya koydu. Nutkun Hatay’la ilgili bölümü şöyleydi:
“Bu sırada milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun ve Antakya havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz”  Böylece Sancak konusu resmi ağızdan ilk defa gündeme gelmiş oldu. Ertesi gün Atatürk, Sancak’a “Hatay” adını verdi. Mücadeleyi sürdürecek olan görevlileri belirledi ve Hatay sınırına yakın yerlerde Hatay Erkinlik Cemiyeti’ nin şubeleri açılarak mücadelenin buradan sürdürülmesini emretti.
Bundan sonra ilk eylem olarak Sancak Türkleri Suriye genel seçimlerini boykot etti. Bunun ardından Türkiye ile Fransa arasında alınıp verilen notalar sonucunda varılan mutabakata göre konu Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ve Cemiyet gündemine alındı.
Bu sırada Antakya’da gergin bir ortam vardı .Habib Neccar Camii önünde meydana gelen bir olayda Fransız  tankından açılan bir ateşle iki genç şehit oldu, asayişi sağlamak için şehirde sıkıyönetim ilan edildi.
Milletler Cemiyeti 14-16 Aralık 1936 tarihlerinde yaptığı toplantıda durumu yerinde görmek için üç gözlemcinin Sancak’a (Hatay) gönderilmesini kararlaştırdı.
Aralık 1936’da Atatürk, şeklini bizzat belirlediği Hatay Bayrağını Hataylılara armağan etti. Bayrak Türk Bayrağının aynısı idi. Fark olarak yıldızın içinde küçük ve kırmızı bir yıldız  vardı.
Hatay’la ilgili faaliyetler Dörtyol sınırında yoğunlaştırıldı.
1 Ocak 1937  günü Hatay’a gelen M.C. gözlemcileri inclelemelere başladı.
Atatürk 5 Ocak 1937’de davayı bizzat takip etmek için güneye doğru yola çıktı. Ancak 6 Ocak’ta Eskişehir’de yapılan toplantı sonucunda konunun çözüleceği konusunda kendisine teminat verilerek Ankara’ya dönmeye ikna edildi. Atatürk Ulukışla üzerinden Ankara’ya döndü.
12 Ocak 1937 günü Antakya’da 60 000 ( yabancı radyolara göre 80 000)  Türk’ün katıldığı muazzam bir miting ve yürüyüş yapıldı ve Milletler Cemiyeti gözlemcileri mitingi baştan sona izledi. Bu vakur ve disiplinli yürüyüşte halk “İstiklal isteriz ! ” diye haykırdı. Nihayet Milletler Cemiyeti Konseyi 27 Ocak 1937 toplantısında İskenderun Sancağı’na bağımsızlık verilmesini kabul etti. Sancak içişlerinde tam bağımsız dış işleri, maliye ve gümrük konularında Suriye’ye bağlı olacaktı. Bu karar Hatay Türkleri arasında coşkun gösterilerle kutlandı. Araplar ise protesto gösterileri yaparak durumu pretosto ettiler.
Seçilen Mütehassıslar Komitesinin hazırladığı “Sancak Statü ve Anayasası” 29 Mayıs’ta kabul edildi ve 29 Kasım 1937’de yürürlüğe girdi. Bundan sonra Milletler Cemiyeti nezaretinde Sancak nüfusunun cemaatlere göre belirlenip kaydedilmesinden sonra seçimler yapılacaktı. Bunun için seçmen yazımı yapılması gerekiyordu. Ancak işgal başlangıcından beri çok sayıda Türk, Sancak’ı terkedip Türkiye’ye gitmek zorunda kalmıştı. Türkiye’de hükümet Hataylılarla, Hatay’da doğmuş olanların 29 Kasımdan itibaren Hatay’a gidebileceklerini ilan etti. Hataylılar trenlerle akın akın Hatay’a geldiler.
Milletler Cemiyeti kararına göre seçimler 28 Mart ve 12 Nisan’da (1938) yapılacaktı. Seçim zamanı yaklaştığında Suriye yanlıları gibi Fransız işgal idaresinin de Türkler aleyhine bir tavır takındığı ve taraflı davranmaya başladığı görüldü. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne başvurusuyla bu durum engellendi. Seçimlerden önce seçmenler cemaatlerine göre kaydedilecek, bunun ardından Milletvekillerini seçmek üzere ikinci seçmenler seçilecek, üçüncü kademede ise Milletvekili seçimi yapılacaktı.
Bu sırada Atatürk’ün hasta olduğu haberleri duyulmuş, yabancı ajanslar bu haberi dünyaya yaymışlardı. Bu haberleri yaymanın amacı, Hatay meselesinin çözümlenmesini önlemek ve mücadeleyi yarım bıraktırmaktı. Bunu sezen Atatürk, hastalığına rağmen 19 Mayıs 1938 günü törenlerden sonra güneye doğru yola çıktı. Ertesi gün Mersin’e ulaştı ve burada muhteşem bir geçit resmi düzenlendi. Törende çekilen fotoğraflar Antakya ve İskenderun gazetelerinde yayınlandı. Bundan sonra Atatürk Hatay meselesi çözümleninceye kadar Mersin’de kalacağını söyledi. 24 Mayıs’ta Fransız ve İngiliz elçilerinin “Türkiye’nin bütün şartlarının kabul edildiğine” dair mesajlarının kendisine ulaştırılması üzerine Adana’ya geçti. Burada düzenlenen geçit resmini izledikten sonra trenle Adana’dan Ankara’ya hareket etti.
Hatay’da idarenin yanlı davranması konusuna çözüm bulma çabaları, Dr. Abdurrahman Melek’in “Sancak Umumi Valiliği” görevine getirilip Delege Roger Garreau’nun görevden alınmasıyla sonuçlandı. Delegeliğe aynı zamanda askeri birliklerin kumandanı olan Kolonel Collet getirildi.
Abdurrahman Melek 5 Haziran’da göreve başladı ve ilk işi , Antakya’nın eski Belediye Başkanı Süreyya Halef’i Antakya Kaymakamlığına, Vedi Münir Karabay’ı Antakya Belediye Reisliğine tayin etmek oldu.
Seçimin güvenli bir ortamda yapılabilmesi için Türkiye ile Fransa arasında anlaşma sağlanmış, bir de askeri anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşmanın uygulanma esaslarını belirlemek için Orgeneral Asım Gündüz başkanlığındaki askeri heyet 12 Haziran 1938 günü Antakya’ya geldi. Burada Fransa’nın Suriye Orduları Kumandanı Orgeneral Huntzinger başkanlığındaki heyetle 13 Haziran 1938 başlanan müzakereler 3 Temmuz 1938 günü sonuçlandı ve bir anlaşma imzalandı. Asım Gündüz aynı gün Hatay’dan ayrıldı. Varılan anlaşmaya göre Hatay’da asayişi 6 000 kişilik bir güç sağlayacak; bunun 2 500’ü Türkiye’den, 2 500’ü Fransa’dan 1 000’i Hatay’dan karşılanacaktı. 
Anlaşma gereği 2 500 kişilik Türk birliği (48. Takviyeli Dağ Alayı) 5 Temmuz 1938 günü Hassa tarafından (Aktepe) ve Payas’tan iki kol halinde Hatay’a girdi. Kuvvetlerin komutanı Kurmay Albay Şükrü Kanatlı’ydı. Birlikler 6 Temmuz günü Kırıkhan’a, 7 Temmuz günü Antakya’ya girdiler, bir kol da Belen’e gitti. 8 Temmuz günü bir müfreze de Reyhanlı’ya  girdi. Askerin girişiyle Türkiye için hayati önemi haiz olan İskenderun Körfezi fiilen kontrolümüz altına girmiş, Misak-ı Milli’nin deniz coğrafyası tamamlanmış oluyordu.
Bundan 10 gün sonra Türkiye’nin Hatay Fevkalade Murahhaslığına atanan Cevat Açıkalın Antakya’ya geldi. Yapılan çalışma ve görüşmelerden sonra yeni bir seçim komisyonu kuruldu. Komisyon Abdulgani Türkmen başkanlığında, Abdurrahman Melek ve Kolonel Collet’den oluşuyordu. Seçim çalışmaları 22 Temmuz 1938’de başladı. Cemaatlere göre tescil işlemi 1 Ağustos’ta sona erdi. Türklerin % 63,5 oranla nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu belirlenmişti. İkinci seçmenlik kayıtları da 8 Ağustos 1938’de bitti. 19 Ağustos’ta adayların isimleri ve sayıları belirlenecekti. Meclisi oluşturacak 40 mebusun 31 Türk (9’u Alevi cemaatinden), 2’si Arap, 5’i Ermeni, 2’si Rum Ortodoks cemaatinden olacaktı. Sürenin bitiminde her cemaatten aday sayısının seçilecek milletvekili sayısına denk olduğu görüldüğünden, seçim yapılmadan adayların milletvekillikleri onaylandı. Meclis 2 Eylül 1938 günü açılacaktı.
25 Ağustos 1938 günü Atatürk’ün belirlediği Cumhurbaşkanı adayı Tayfur Sökmen , mücadeleyi yönetmekte olduğu Dörtyol’dan Antakya’ya geldi.
 
    
Hatay Devleti
2 Eylül 1938 günü Hatay Devleti’nin kuruluş günüdür.
Hatay Devleti Millet Meclisi o gün Gündüz Sineması’nda toplandı. Meclis Başkanlığına Abdulgani Türkmen, Devlet Reisliğine Tayfur Sökmen seçildi. Devletin adı “Hatay” olarak kabul edildi. 5 Eylül 1938 günü Devlet Reisi Tayfur Sökmen Dr. Abdurrahman Melek’i başvekil olarak görevlendirdi.

Dr. Abdurrahman Melek kabineyi şöyle kurmuştu :
Başvekil Dahiliye, Hariciye  ve Müdafaa Vekili:Dr. Abdurrahman Melek    
Adliye Vekili : Cemil Yurtman
Maliye Vekili : Cemal Bakı
Nafia ve Ziraat Vekili : Kemal Alpar
Maarif ve Sıhhat Vekili : A.Faik Türkmen
 
Hükümet, Meclisin 6 Eylül 1938 günkü oturumunda güvenoyu aldı. Aynı gün Sancak Anayasası “Hatay Anayasası” olarak kabul edildi. Anayasada Devletin adı “HATAY DEVLETİ” olarak değiştirilmişti. Devlet Türk çoğunluğuna dayanıyordu ve idare şekli Cumhuriyet, merkezi Antakya idi. Yine aynı gün Hatay Bayrağı Kanunu kabul edildi (Bayrak, Atatürk’ün çizdiği bayraktı) ve Hatay Bayrağı bando eşliğinde törenle Meclis binasına çekildi, 11 pare top atıldı.
7 Eylül 1938 günü Meclis hükümete geniş yetkiler verdi. Hükümet, Kanun Hükmünde Kararnameler çıkarıp uygulayabilecekti.
Aynı gün Türk İstiklal Marşı, Hatay Devleti’nin de milli marşı olarak kabul edildi, Meclis tatile girdi.
Hatay Devleti döneminde, Milletler Cemiyeti Mandalar Kanunu ve M.C.Konseyi kararı gereği Fransız Delege Kolonel Collet, Milletler Cemiyeti’nin 1922’de mandater tayin ettiği Fransa’nın temsilcisi olarak Antakya’da görevini sürdürüyor, Antakya Kışlasında da sembolik bir Fransız askeri birliği bulunuyordu. Ama ne Delege’nin bir etkisi, ne de askeri birliğin bir fonksiyonu vardı. Hatay bağımsız olmakla birlikte, Fransız mandası altındaki Suriye ile aynı sınırlar içinde bulunuyordu.
20 Ekim günü Suriye’ye bağlı olarak yönetilen İskenderun gümrüklerine el konuldu ve Hatay Devletine devri için işlemler başlatıldı. Buna karşılık aynı gün gece yarısı Fransızlar ve Suriyeliler Hatay’ın Suriye sınırını kapattılar. Türkiye sınırı da kapalı olduğundan Hatay ortada adeta hapsolmuştu. Ekonomik hayatın felç olması tehlikesi ortaya çıktı. Aynı gece Tayfur Sökmen’in emriyle, sınırdaki Suriye karakollarına karşılık olarak karakollar kuruldu. Ertesi gün Hatay Devleti de Suriye sınırını kapattı. Gümrüklerin devri 21 Ekim günü tamamlandı. Aynı gün Tayfur Sökmen Kolonel Collet’nin sınırı açma teklifini reddetti. İki gün sonra Türkiye Hatay sınırını açtı. Ticari ilişkiler başladı.
1 Kasım günü Türkiye’den gelecek mallar gümrük resminden muaf tutuldu.
Hatay Meclisi 1. devre 2. içtima döneminde 1 Kasım 1938’de  Meclis binası olarak düzenlenen Hükümet Konağında başladı. Çalışmalar devam ederken Hatay 10 Kasım günü Atatürk’ün ölüm haberiyle sarsıldı. Bayraklar yarıya indi., çarşılar kapandı. Okullar tatil edildi. Minarelerde selalar verildi, kiliseler çanlarını çaldı. Bir ay milli matem ilan edildi. Atatürk’ün cenaze töreni için 10 milletvekilinden oluşan bir heyet Türkiye’ye gitti
1 Aralık’ta Hatay ürünlerinin Türkiye’ye gümrüksüz girmesi kabul edildi. Bunun ardından Türkiye’den Hatay’a pasaportsuz, sadece nüfus hüviyet cüzdanı ile girilmesi kabul edildi.

Hatay Devletinin idari bölünüşü şöyleydi :

Devlet Merkezi  :  Antakya
İlçeler,  Nahiyeler: Antakya, Karamurt, A.Kuseyr, Orta Kuseyr, Y.Kuseyr, Bityas, Süveydiye, Harbiye, İskenderun, Belen, Arsuz, Ordu, Kırıkhan, Reyhaniye
 
16 Şubat 1939’da Hatay Millet Meclisi “Anavatan kanunlarının Hatay Kanunu olarak aynen kabul edilmesi” teklifini kabul etti. Şubat ayı maaşları ilk defa Türk parası ile ödendi. 13 Mart’ta Türk parası Hatay’ın  da resmi parası olarak kabul edildi.
16 Haziran 1939 günü T.B.M.M.’inde “Türkiye ile Hatay arasındaki bütün mali, iktisadi ve idari hükümlerin kaldırılması” kabul edildi. Böylece Meydanıekbez - Payas arasındaki sınır geçersiz oluyordu.
23 Haziran 1939 günü Fransa ile Türkiye arasında Hatay mıntıkasının Türkiye’ye iadesine dair Hatay anlaşması (TÜRKİYE İLE SURİYE ARASINDA TOPRAK MESELESİNİN KESİNLİKLE ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN ANLAŞMA)  imzalandı. Hiç bir gizli maddesi olmayan ve geleceğe yönelik hiç bir hüküm ve taahhüt içermeyen bu anlaşmaya göre Fransa, işgalle ele geçirdiği ve Milletler Cemiyeti kararıyla mandater tayin edildiği bölge üzerinde kendisine tanınmış olan yetkileri hukuki yoldan ve kayıtsız şartsız Türkiye’ye devrediyordu. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının önünde hiç bir engel kalmamıştı.
Anlaşmanın imzalandığı haberi Hatay’a ulaşınca resmi dairelerden Hatay bayrakları indirildi, yerine Türk Bayrağı çekildi. Şehir Türk Bayrakları ile süslendi.
28 Haziran 1939 günü Hatay Hükümetinin bakanlıkları lağvedildi. Bakanların görevi sona erdi. Türkiye Başkonsolosluğu da faaliyetine son verdi. Bütün yetkiler Fevkalâde Murahhas Cevat Açıkalın’da toplandı.
  
 
Hatay Devleti’nin Sona Ermesi ve Türkiye’ye Katılış
Hatay Millet Meclisi başkanlığı Meclisi olağanüstü toplantıya çağırdı. 29 Haziran 1939 günü günü saat 16:00’da toplanan Mecliste “Türk camiasının ayrılmaz bir parçası olan Hatay’ın anavatana kavuştuğunu bir kararla tespitini” isteyen 39 imzalı önerge üzerinde konuşmalar yapıldı. Sonuçta, önerge ve Abdulgani Türkmen’in “Hatay Millet Meclisinin varlığına son verilmesine” ilişkin ile teklifi oybirliği ve alkışlarla kabul edildi.
Hatay Devleti sona ermiş, Meclisin kendi arzu ve iradesiyle Türkiye’ye katılma kararı almasıyla hukuki sürecin ikinci kademesi de tamamlanmıştı.
Tayfur Sökmen ve Abdurrahman Melek 2 Temmuz 1939 günü Hatay’dan ayrıldılar. Antakya Kışlasındaki Fransız askerleri Hatay’dan taşınmaya başladılar. Taşınma işlemi 23 Temmuz 1939’a kadar tamamlanacaktı. T.C. Hükümeti Fransızların Suriye ve Lübnan Bankası, Reji İdaresi, Elektrik Şirketi, İskenderun Liman Şirketi gibi kuruluşlarını bütün mal varlıklarıyla birlikte satın aldı. Hatay Devleti uyruklu olanlara Türkiye veya Suriye uyruklarından birini seçmeleri için süre tanındı. Suriye ya da başka bir devletin uyrukluğunu geçenler göç ettiler. Diğer yandan Suriye ve Türkiye temsilcilerinden oluşan ortak sınır komisyonu bugünkü sınırı belirledi.
7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı Kanunla Hatay Vilayeti kuruldu ve Seyhan’dan Dörtyol kazası, G.Antep’ten Islahiye’ye bağlı Hassa nahiyesi (kaza olarak) alınarak Hatay’a bağlandı.
Emniyet Genel Müdürü iken Hatay Valiliğine atanan Şükrü Sökmensüer 18 Temmuz 1939 günü Hatay’a geldi. 19 Temmuz günü Fevkalade Murahhas, Ortaelçi Cevat Açıkalın Hatay’dan ayrıldı. Kışlada yapılacak  tören için gerekli hazırlıklar tamamlandı.
23 Temmuz 1939 sabahı Hatay’da kalan son Fransız kıtası kışladan saat 07:30’da çıktı. Türk ve Fransız birliklerinin birlikte katıldıkları törende 07:45’de Kışladaki Fransız bayrağı indirildi ve hemen yerine İstiklal Marşı eşliğinde Türk Bayrağı çekildi. Bu sonuç, töreni izleyen mahşeri kalabalık tarafından coşkunca alkışlandı. Hatay’ın anayurda katılma işlemleri tamamlanmıştı. Bu mutlu olay şenliklerle kutlandı.
Hatay’ın kurtuluşu Atatürk’ün izlediği barışçı dış politikanın bir zaferiydi. O, 1918 yılında düşmanın ayak basmasına izin vermediği bu toprakları er veya geç kurtaracağını er geç kurtaracağını 1921 yılında T.B.M.M.’ye, Türk Milletine ve Hataylılara  vaad etmiş, bunu çeşitli vesilelerle tekrarlamıştı. Bu amaçla uygun şartları sabırla bekledi, uluslar arası durumu da  çok iyi değerlendirdi,  hatta Mayıs 1938’de hayatını hiçe sayarak Mersin’e ve Adana’ya bir seyahat düzenledi ve ulaşılan siyasi başarılarla Hatay’a çok parlak ve sağlam bir gelecek hazırladı.
Bir “Hatay Şehidi” olan  Atatürk Hatay’ın Anavatana katıldığını göremedi, ama Hatay O’nun  milletine son armağanı oldu.

ATATÜRK VE HATAY

Giriş 
Tarihin akışı içinde Mustafa Kemal’i en çok meşgul eden iki sorun hep dikkati çekmiştir: biri Türk Milletinin geleceği, öteki Türk yurdu. Atatürk’ün yaşam boyu mücadelelerinin temelinde bu iki konu yatmaktadır. Mustafa Kemal, daha çocuk yaştan itibaren, erişilmez vatan ve yurt sevgisinin heyecanı ile yaşamıştır. Çok iyi tarih ve coğrafya bilgisini, her zaman, akıl ve deneyin emrindeki mantığı ile birleştirmiş ve başarıların en yücesine ulaşmıştır. Bu ise, O’ndaki üstün jeopolitik düşünceyi gösterir. İleri görüşlü bir hesap adamıdır. Olaylara çok geniş bir açıdan bakar. Yorumlarında isabet ve kesinlik vardır. Kararları çok esaslı temellere dayanır. Sürekli okur, yapacağı işe başlamadan önce, amacını çok iyi belirler. Engel karşısında ne durur ne de geriler. İnsan takatını aşan olaylar ve durumlar karşısında bile, yılgınlığa düşmez. Onları, kendine özgü yöntem ve irade ile, hızla aşmak için büyük bir kararlılık gösterir. Zaman, sanki avucunun içindedir. Olayları, olmadan önce görür ve onları kendi lehine çevirmekte eşsiz bir dehaya sahiptir. Bu düşüncelerin ışığında, Hatay sorununu araştırdığımızda; Atatürk’ün mutlu sonuca bir takım mücadelelerden sonra ulaştığını görmekteyiz. Açıklamayı kolaylaştırmak için, bu mücadelelerin beş ayrı evrede geliştiğini söyleyebiliriz:
Birinci Dönem            : 1905’ten 1917’ye kadarki devre,
İkinci Dönem             :  Mondros Mütarekesi’nden Millî Mücadele’ye kadarki devre,
Üçüncü Dönem          :  Misak-ı Millî,
Dördüncü Dönem      :  Lozan, 
Beşinci Dönem          :  Cumhuriyet dönemi.
Bu bölümleme, Hatay sorununun Atatürk’ün hayatındaki nirengi noktalarıdır.
Birinci Dönem:    1905’ten 1917’ye Atatürk ve Yaşamı
 
“... Bizim için hayat yeni başlıyor”1 diyen Mustafa Kemal, İstanbul’dan bir vapurla Beyrut’a hareket eder. Oradan Şam’a geçer. Kurmay yüzbaşı rütbesiyle oradaki orduya tayin edilmiştir, daha doğrusu sürgündür.
Koca Osmanlı İmparatorluğu’nun düşman devletler tarafından parçalanacağını gün gibi görmektedir. O’na göre çökmek, çökertilmek üzere olan İmparatorluğun “Osmanlıcılık politikası” ile ayakta tutulması da mümkün görünmemektedir. Fransız İhtilâli’ni çok iyi okumuştur. Sebepleri ve sonuçları birbirine çok iyi bağlamıştır. İhtilâlin, tüm dünyaya neler getirdiğini çok iyi bilmektedir. Bu İhtilâlin yer yüzünde estirdiği milliyetçilik( Ulusalcılık) rüzgârının kısa sürede kasırgaya dönüşeceğinden emindir. Mustafa Kemal’e göre, bu hızlı ve etkili akımı görmemek, bilmemek ve anlamamak, dünyadan habersiz yaşamaktır.
Milletin ve memleketin geleceği için çareler aramakta ve düşünmektedir. Çıkar yolun ancak ihtilâl olabileceği kanısına varmıştır. Arkadaşlarıyla görüşerek bu amaç için “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” ni kurar. Daha Şam’a gelmeden önce İstanbul’da: “Bu iş için en müsait iklim Makedonya”2 demişti. Bu görüşle, gizlice Selânik’e gider. “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni, Selanik’te de kurar. Selanik dönüşü, Şam’a topçu stajına gitmeden önce, Beyrut’ta görüştüğü arkadaşlarına: “... Dava, yıkılmak üzere bulunan bir İmparatorluk’tan, önce bir Türk Devleti çıkarmaktır”3 der. Bir süre sonra da Selanik’teki orduya tayin edilir. Kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, “İttihat ve Terakki Cemiyeti” ile birleşmiş ve bu birleşmeden“Terakki ve İttihat Cemiyeti” doğmuştur.
Aslında İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri, bir ihtilâli düşünmemişler. Sadece, meşrutiyetin ilânını amaç edinmişlerdir. Çabalarını da bu nokta üzerinde toplamışlardır. Oysa Mustafa Kemal, çeşitli vesilelerle arkadaşlarına bu işin ancak ihtilâl ile gerçekleşebileceğini söylemiş ve bunu telkine çalışmıştır. Nitekim: “... Meşrutiyet, köhneleşmiş ve gelişim ve görkemini kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerine değil, Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerine oturtulmalıdır. Düşmanlarının, yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, İhtilâl İdaresi, kendi başına bir Türk Devleti kurmalıdır” der. Kurulmasını düşündüğü Türk Devleti’nin hudutlarını da şu şekilde belirler: “... Batı ve Doğu Trakya bizde kalmalı... Edirne vilâyeti hududu, kuzeye, Bulgaristan içlerine doğru genişlemeli... Arnavutluk bağımsız olmalı... Anadolu kıyılarına yakın olan adalar, bizde kalmalı... Güneyde Hatay, Halep, Musul bizim olmalı... Geri kalan yerler, Araplara terk edilmelidir.” 4 Görüldüğü gibi Mustafa Kemal, daha 1905 yılında, Hatay’ın tarih ve coğrafya olarak Türk bölgesi olduğunu belirliyor ve bunu savunuyor. Böylece halkının da Türk olduğunu apaçık gösteriyordu.
Güney Cephesinde, Yedinci Ordu Kumandanı bulunduğu zaman, 1917 yılında, Osmanlı Orduları Genel Karargâhı’na verdiği ünlü rapor, bugün de ibretle okunmaya değerdir. Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle sona ereceği, O’na gün gibi açıktır. Bu nedenledir ki, o ünlü raporunda Mustafa Kemal Paşa: “... Askerî siyasetimiz, bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek askeri son ana kadar saklamak siyaseti olmalıdır. Bu siyaset ülke dışında bir tek Osmanlı askerinin kalmasına tahammül gösteremez”5 demektedir.
Daha 1905 yılları sonunda arkadaşlarına teklif ettiği temel düşüncesi “Büyük kısmı Türk olan bölgeler üzerine oturtulacak Türk Devleti” dir. Bütün mesele tarih olarak coğrafya olarak, Anadolu’nun bütünlüğü içerisindeki toprakların, kurulacak devletin sınırları içinde bulunmasıdır. Türk’ün hiçbir sebep ve bahane ile asla bölünmemesidir. Nitekim 26-28 Ekim tarihleri arasında Antep’e gitmekte olan Ali Cenanî Bey’e: “... Teşkilât yapın. Millî bir kuvvet meydana getirin. Kendinizi savunun. Ben istediğiniz silâhı veririm”6 der.
 
 
İkinci Dönem: Mondros Mütarekesi’nden Milli Mücadele’ye
Bilindiği gibi, Almanya ve müttefiklerinin yenilmesiyle, Birinci Dünya Savaşı sona ermişti. Osmanlı Devleti de, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarakesi’ni imzalayarak, imparatorluğun paylaşılmasını kabullenmişti. Bu noktadan itibaren olaylar şöyle gelişmiştir: Mustafa Kemal Paşa, daha önce İstanbul’da bulunduğu sırada, 18 Ağustos 1918’de, Harbiye Nazırı Enver Paşa ile bir görüşme yapar. Bu görüşmede Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın: “... Orduların Arap topraklarını bırakarak geri çekilmesi...”7 yolundaki teklifini reddeder, ama aksine olayların akışında görüldüğü gibi, Başkumandanlık Karargâhı, askerî gücün yok olması pahasına, hâlâ Arap topraklarının savunulmasında diretmektedir. Nihayet, düşman baskısı karşısında ordu Halep’e çekilir. Mustafa Kemal Paşa, Halep’i sokak muharebeleri yaparak terk eder. Orduyu Halep’in kuzeyindeki El Hüsniye - Helan hattına çeker. Birlikler son olarak, İskenderun - Belah - Dircemal - Tefrifat hattını korumuşlardır. 28 Ekim’de ise Antakya “Hatay”, bu hattın içindedir.9 30 Ekimde imzalanan Mondros Mütarekesi anlaşmasında bu husus, Hatay’ın geleceği bakımından son derece önemli bir tarihtir.
31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı olan Alman generali Liman Von Sanders: “Yıldırım Orduları Grubu’nun emir ve kumandasını, bugünden itibaren, iftiharlarla dolu, birçok muharebelerde kendini göstermiş bulunan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne bırakıyorum”10 diyerek, emir ve kumandayı devreder. Yapılan toplantıda ise Alman Generalinin: “Yenildik, bizim için her şey bitti artık” demesi üzerine Mustafa Kemal Paşa: “Savaş müttefiklerimiz için bitmiş olabilir. Ama bizi ilgilendiren savaş, kendi istiklâlimizin savaşı, ancak şimdi başlıyor”11 der.
Bir yandan, Mondros Mütarekesi Murahhas Heyeti Başkanı, rahmetli Rauf Orbay, gazetecilere: “... Yaptığımız mütareke, umudumuzun üstündedir. Devletin bağımsızlığı, Saltanat’ın hukuku, milletin onuru, tümüyle kurtarılmıştır”12 derken öte yandan, Mondros Mütarekesi’nin tam metnini 3 Kasım günü alan Mustafa Kemal Paşa: “Bu Mütareke’yi baştan nihayete kadar tetkik ettikten sonra bende beliren kanaat şu idi: Büyük Osmanlı Devleti, bu mütarekename ile kendini kayıtsız, şartsız düşmanlara teslim etmeye muvafakat etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilâsı için ona yardımcı olmayı da vadetmiştir.” “... Ben yapılan mütarekenin sakatlığını gördüm. Bu sakat noktaların düzeltilmesine çalışmak lüzumuna inanarak ilgili makamlara söyledim. Bu mütarekename, olduğu gibi tatbik edildiği halde, ülkenin baştan sonuna kadar işgal ve istilâya maruz kalacağı kanaatini ileri sürdüm”13 der. Böylece, yeniden mücadeleye başlar.
3 Kasım 1918 günü Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya, Mondros Mütarekesi’nin bazı hükümlerinin açıklanması için bir şifre telgraf çeker. Bunda: “... Toros tünellerinin müttefikler tarafından işgali hakkındaki maddenin tavzihi lâzımdır. Toros tünelleri denilen tüneller, en son açılan iki tüneldir. İşgal edilecek yalnız bunlar mıdır? İşgalin mahiyeti o kısımdaki hattın işletilmesine de şamil midir? Yoksa muhafaza tertibatından mı ibaret kalacaktır? Büsbütün ayrı bir gurup teşkil eden Amanos tünelleri bu meyanda mıdır? Toros tünellerini tutacak kuvve-i işgaliye miktarı nedir ve nereden gelecektir” soruları sorulmakta; “Suriye hududunu, Suriye vilâyetimiz şimal hududu saymakla beraber bu hususta başkaca bir noktai nazar ve karar varsa bildirilmesi”, “... Kadroları en genç efrattan doldurulmak üzere kuvvetli bir fırka teşkili ve jandarmanın takviyesi” ile “Fazla mevat ve malzeme-i askeriyenin Toros şimaline nakli ve hiçbir suretle tahribata meydan vermeyecek tedbirler” 14 de istenmektedir.
Böylece Mustafa Kemal, Alman Generaline de söylediği gibi, kurmayı düşündüğü Türk Devleti’nin mücadelesi hazırlığına geçmiştir. Hatay da bu mücadelenin alanı içindedir; çünkü Türk’tür. Tarihi ile Türk’tür; coğrafyası ile Türk’tür; insanı, âdet ve ananeleriyle de Türk’tür.
Mustafa Kemal’in Sadaretle bu yazışmaları uzar gider; çünkü O, yurt ve millet meselelerinde çok hassastır; asla taviz vermez. 5 Kasımda ise Başkumandanlık Erkânı Harbiyesine: “... İngilizlerin birkaç günden beri İskenderun’a asker çıkarmaktan ve Halep’te milyonlarca erzak mevcut iken, oradaki kuvvetlerini iaşe için erzak iddiharından bahsetmeleri de İskenderun’un Kilikya mıntıkasını gösteren haritada Suriye ve Kilikya hududları üzerinde bulunuşundandır”15 şifre telgrafı çeker.
Mustafa Kemal Paşa, bir yandan uyanlarına devam ederken, öte yandan direnme düşünceleri ve tedbirleri üzerinde durmaktadır. Nitekim 5 Kasımda, General Ali Fuat Cebesoy’u Katma’dan Adana’ya çağırır; kendisine: “... Artık milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar bu yolu göstermemiz ve ordu ile beraber yardım etmemiz lâzımdır”16 diyerek mücadeleyi teklif eder.
Bu arada Sadaret, İngilizlerin isteğinin yerine getirilmesinde ısrarlıdır. Hatta, İngiliz murahhasının mütarekede gösterdiği centilmenlikten söz edilmektedir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Başkumandanlık Makamı’na, 6 Kasım tarihini taşıyan şu telgrafı çeker: “... Maksat Halep’teki İngiliz ordusunu iaşe etmek olmayıp İskenderun’u işgal; İskenderun - Kırıkhan - Katma yolu ile hareket ederek, Antakya – Dircemal - Ahterin hattında bulunan 7’inci Ordu’nun çekilme hattını keserek ve bu orduyu, 6’ıncı Ordu’ya Musul’da yaptığı gibi teslim olmaktan kaçınılamayacak bir duruma sokmaktır...”, “... İngiliz murahhasının centilmenliğini ve buna mukabil bu tarzda cemile ibrazını idrak ve takdir nezaketinden uzak bulunduğumu arzederim...”, “... İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarılmasına teşebbüs edecek İngilizlere ateşle karşı konulmasının ... emri verildiği...”, “... İngilizlerin iğfalkâr muamele, teklif ve hareketlerini İngilizlerden ziyade muhik ve nazik gösterecek ve buna mukabil cemile ibrazını mutazammın olacak emirleri hüsnü tatbike yaradılışım müsait olmadığından yerime tayin buyuracağınız zatın süratle gönderilmesini istirham ederim.”17
Nihayet 8 Kasımda, Sadrazam izzet Paşa, İskenderun’u tehdit eden İngiliz işgali karşısında, Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafına: “... Müracaat vukuunda şehrin tahliye ve teslim olunması hususunda icap edenlere tebligat yapılması lâzımdır. Gevşeklik göstermemek şartıyla bu aczimizin göz önünde bulundurulması ve söz ve hareketlerinizin buna uydurulması memleket selâmeti için elzemdir” biçiminde karşılık verir. Bu teli Mustafa Kemal Paşa: “... Aciz ve zafımızın derecesini pek iyi bilirim. Bununla beraber devletin yapmaya mecbur olduğu fedakârlığın derecesini de tayin ve tahdit etmek lâzım geleceği kanaatini muhafaza ederim. Yoksa Almanya ile müttefikan sonuna kadar harbe devam etmek halinde, büsbütün hezimete uğranılacağından İngilizlerin elde edebilecekleri neticeyi onlara kendi yardımımızla bahşetmek tarihte Osmanlılık için, bilhassa bugünkü hükümetimiz için kara bir sahife vücuda getirir... Bilhassa, zat-ı Sâmilerince yakinen malûm bulunmuştur ki, münakaşa mahiyetinde telâkkisine temayül buyurulmamasını hasseten rica ederim. Acizleri her ne hal ve vaziyette bulunursam bulunayım doğru olduğuna kani bulunduğum ve icap edenlere arz ve iblağını memleketin selâmeti icabı kabul ettiğim görüşlerime tâbi olmaktan nefsimi men etmeğe kadir değilim”18 sözleriyle cevaplar.
Bu olaylarda ve yazışmalarda da görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa Türklerin çoğunlukta bulunduğu bölgeler üzerinde son derece hassas, cüretkâr ve kendisini feda edebilecek kadar da fedakârdır. Sorumlu bulunduğu görevlerde, yurt parçaları üzerinde, hakkın esas olduğunu kabul ederek direnir. Türk’e ve Türk yurduna karşı kendisini en ağır yükümlülükle karşı karşıya sayar.
 
Üçüncü Dönem: Misak-I Millî
Bilindiği üzere, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkar. “Ya istiklâl, ya ölüm!” diyerek Millî Mücadele’yi başlatır. “... Milleti, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ifadesinin yer aldığı Amasya Tamimi ile de, işin ciddiyetini dünyaya duyurur. Erzurum Kongresi ise, bu konuda ilk adımdır. Doğu illerimizin temsilcilerinden oluşan Erzurum Kongresi’nde: “Türk vatanının bölünmez bir bütün olduğu, doğunun da bu bütünün bir parçası bulunduğu kabul edilir.”19
Sivas Kongresi ile milletin ve memleketin bütünlüğü, Millî Mücadele’mizin asaleti dünyaya ilân edilir. Sivas Kongresi Beyannamesi’ nin ilk maddesiyle de: “1. Madde - 30 Ekim 1918 tarihindeki hududumuz dahilinde kalan vatan parçasını bir bütün ve bu vatanda yaşayan İslâm vatandaşların bölünmez bir bütün olduğu musarrahtır”20 diyerek Misak-ı Millî belirlenir. Daha önce de üzerinde durduğumuz 28 Ekim 1918’de İskenderun Sancağı - ki Hatay ve mülhakatı- hudutlarımız içindeydi. Bölgede yaşayanlar Türktü; Hatay da bir Türk yurduydu.
Akıp giden zaman içinde gelişen olaylarla Misak-ı Millî güçlenerek hedefine yürümüştür. Nitekim 16 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Rusya arasında imzalanan Moskova Antlaşması’yla Sovyetler şunu kabul etmişlerdir: “Türkiye sözü ile, 28 Ocak 1920 günü, İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan tarafından düzenlenip bütün devletlere ve basına bildirilen Misak-ı Millî’nin kapsadığı topraklar anlaşılmaktadır. Böylece Misak-ı Millî, uluslararası bir anlaşma metnine somut olarak girmiştir.” 21
Ayrıca 20 Ekim 1921 ‘de, Fransa ile imzalanan, Ankara Antlaşması’nın 6’ıncı maddesinde Misak-ı Millî’nin tanındığını belirtir bir ifade bulunmaktadır. 22 Bu ifadeye göre İskenderun, Suriye sınırları içerisinde kalacak; burada özel bir idare kurulup, Türk millî kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan faydalanılacaktır. Resmî dil Türkçe olacaktır. Fransa’nın Anadolu’dan çekilip Suriye’de kalmasına rağmen, İskenderun için kabul edilen millî kültür şartları, Misak-ı Millî’nin tanınmasından başka bir şey değildir.23 Mustafa Kemal Paşa ise, on Ocak 1922’de: “... Türk barış şartları Misak-ı Millî’nin ilân günü olan, 28 Ocak 1920 tarihinden beri cihana malûmdur”24 der.
Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in kurtarılmasından sonra da, konuştuğu Fransız generali Pelle’ye: “... Misak-ı Millî’de anılan yerleri almadan yapamam. Fazlasını işgal etmeyeceğim”25 diyordu.
Bu konudaki örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Biz, Mustafa Kemal Paşa’nın, son olarak Amerikalı gazeteci Issac F. Marcosson ile yaptığı şu görüşmeyi alacağız. Bu görüşmede Mustafa Kemal Paşa der ki: “... Birleşik Devletler’in ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisi’nin 1920 Ocağında ilân ettiği Millî Misak’ımız, sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O sadece, Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderine hakim olmasını ister... O halkımızın Misakı, Anayasası’dır. Ve her ne pahasına olursa olsun bu Misakı korumaya kararlıyız.”26 Böylece Mustafa Kemal Paşa, Hatay’ın millî hudutlar içerisinde bulunduğunu bir kez daha ilmin ışığında, aklın kılavuzluğunda ve hakkın ölmezliğinde cesaretle savunur; açıkça dünyaya ilân eder.
 
Dördüncü Dönem: Lozan
1921 yılında, Hariciye Vekili Bekir Sami Bey, Fransa’da bulunduğu sırada, Fransız Başbakanı Briand ile bir anlaşma imzalar. Bunun 6. maddesi: “İskenderun ve Antakya bölgesinde Türk unsuru fazla olduğundan Fransa, burada hususî bir rejim takip edecek, Türk kültürünün inkişafına mani olmayacağı gibi resmî dil de Türkçe olacak.” Bu madde, Ankara İtilâfnamesi’nde hemen hemen aynen kabul edilmiştir.27 En önemli madde budur. Hatay’ın kurtarılması, bu maddeye dayanılarak sağlanmıştır.
20 Ekim 1921 ‘de Franklin Bouillon ile imzalanan Ankara İtilâfnamesi, dört ay önce Bekir Sami Bey’in yaptığı anlaşmanın, hemen hemen aynısıdır. Lozan’da uzun tartışmalardan sonra, yine bu madde olduğu gibi kalmıştır. Çok iyi hatırlanacağı üzere Mondros Mütarekesi hükümleri, birkaç gün içinde çiğnenmeye başlanmıştı. İskenderun Sancağı, Suriye’den Anadolu’ya ilerleyen Fransızlar tarafından işgal edildi. Böylece, birçok yerde olduğu gibi, Hatay’da da bir Millî Mücadele cephesi teşekkül etti. Ankara İtilâfnamesi imzalanacağı sırada, milletvekili seçimlerinden sonra cumhurbaşkanı seçilen Tayfur Sökmen Bey’in başkanlığında bir heyet Ankara’ya gelir; Mustafa Kemal Paşa ile görüşürler. Hatay’ın Misak-ı Millî sınırları içerisinde bulunması istenir. Mustafa Kemal Paşa heyete: “... Hatay’daki mücadelelerin gaye ve hedefini biliyorum. İlk günden beri de bu mücadeleleri takip ediyor, imkânlarımızın müsadesi nispetinde destek oluyoruz. Hatay, zaten Misak-ı Millî sınırlarımız içerisindedir”28 der.
Şu bir gerçektir ki Lozan’a gidinceye kadar, Millî Misak, büyük ölçüde tahakkuk ettirilmişti. Ancak Batı Trakya, Hatay, Musul ve Kerkük birer sorun halindeydi. Burada biz, ancak anlatmakta olduğumuz Hatay sorunu üzerinde duracağız. Aslında Lozan’da, Türkiye’nin millî sınırları tespit edilecekti; bu sınırlar içerisinde tam bağımsızlığı onaylayacaktı. Bilindiği gibi Lozan’da Hatay, millî sınırlarımızın dışında kaldı; Suriye ile Türkiye arasındaki sınır tespiti yapıldı. Ankara İtilâfnamesi’ne göre, bu İtilâfnamenin imzasından bir ay sonra, Türkiye - Suriye sınırını kesin olarak çizmek üzere karma bir komisyon kurulacaktı. Komisyon, ancak 1925’te kurulabildi. Sınırların çizilmesinde anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Türkiye, Fransa ile doğrudan müzakereye girerek Dostluk ve iyi Komşuluk Sözleşmesi yaptı. Bu ise, ancak 18 Şubat 1926’da parafe edildiği halde, Türk - İngiliz - Musul meselesinin çözümüne kadar bekletildi. Bu çözümden altı gün önce, 1926’da imza edildi.29
Atatürk, Büyük Nutuk’da: “Lozan’da 20 Ekim 1921 günlü Ankara Anlaşması sınırları olduğu gibi kalmıştır”30 der. Bu arada, Lozan Konferansı devam ederken, 30 Mayıs 1923’de Antakya-İskenderun ve Havalisi Müdafaa-yi Hukuk Cemiyeti resmen kurulur.31
 
 
Beşinci Dönem: Cumhuriyet Döneminde Hatay
Buraya kadar arz etmiş bulunduğum Hatay sorunu, yeniden bir mücadeleyi oluşturacaktır. Atatürk’ün bu haklı ve gerçek mücadelesi, başarı ile sonuçlanacaktır. Bu dönemdeki mücadeleye esas, Mustafa Kemal Paşa’nın: “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz”32 ifadesinde kendisini bulacaktır. Artık Hatay, Atatürk’ün yüreğinde kordur. Asırlar boyu Türk’e yurtluk eden, halen de üzerinde Türklerin yaşamakta olduğu Hatay, Türk yurdunun ve Türk milletinin bir parçası olarak, ayrı yaşayamazdı. Millî birlik, bütünlük ve millî bünyeden ayrı kalamazdı. îç ve dış durumu son derece doğru ve etkin biçimde değerlendiren Atatürk, tarihin akışı içinde bu gerçeği dünyaya onaylatmanın gününü ve saatini bekleyecekti. Hatay, önce mutlaka bağımsızlığa kavuşacak, sonra da Türk yurdunun bölünmez bir parçası olarak, millî bütünlükteki şerefli yerini alacaktı.
Atatürk, bu konuda Tayfur Sökmen’e verdiği sözü bir an bile unutmadı. Daha doğrusu, her şeyi ile Türk olan Hatay’ı ve Hataylıyı unutmadı. Savaştan yeni çıkmış genç Cumhuriyet’in biraz kendine gelmesini bekledi. Bir yandan dünya durumu öte yandan iç durum, bunu gerektiriyordu. Ayrıca zamanı ve imkânları da kollamaya mecburdu. 1936 seçimlerinde, Tayfur Sökmen Bey’i Antalya’dan bağımsız milletvekili seçtirir. Yakınları: “Niçin Adana veya Antep değil de Antalya” diye sorarlar. Atatürk: “Günü gelince (L) harfi yerine (K) harfini koyacağız. Böylece Antalya Antakya olacak” der.33 Bu sıralarda İstanbul’daki “İskenderun ve Antakya Muavenet-i içtimaiye Cemiyeti”nin ismi değiştirilir; “Hatay Hakimiyeti Cemiyeti” olur. Atatürk, Cemiyetin bir şubesini de Dörtyol’da açtırtır. Bu şube, Antalya bağımsız milletvekili olan Tayfur Sökmen Bey’e bir konuşma yaptırtır. Fransızlar bu konuşmadan çok gocunurlar. Atatürk’e: “... Hududumuzda bir milletvekiliniz halkı aleyhimize kışkırtacak şekilde bir konuşma yapmıştır. Bu, dostluğa aykırıdır” diyerek şikâyet ederler. Atatürk de: “O milletvekilimiz bağımsızdır. Anayasa’mız, bağımsız milletvekillerine, istediği yerde, istediği şekilde konuşma hakkı vermektedir”34 karşılığını verir. 1936’da durumu değerlendiren, siyasî tarihçimiz Prof. Dr. Fahir Armaoğlu: “... Suriye’ye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran 1936 Anlaşmasında, İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yoktu. Yani • Fransa, Suriye’den çekilirken, Sancak üzerindeki yetkilerini Suriye’ye terk etmekte idi. Bu vesile ile Türk Hükümeti de durumu kabul etmedi. Milletler Cemiyeti’nin toplantısı sırasında, Eylül ayında, Cenevre’de Fransa ile yapılan görüşmeler müsait bir gelişme göstermeyince, 9 Ekim 1936’da Fransa’ya verdiğimiz resmî bir notada, Suriye’ye yapıldığı gibi, İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini istedik.”35   
Atatürk, 1 Kasım 1936 Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış nutuklarında: “... Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakikî sahibi öz Türk olan, İskenderun —Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabiî görürler”36 diyordu. Bu sıralarda, Fransa’da Leon Blum Hükümeti, Suriye’ye istiklâl vadediyordu. Bu gerçekleşirse, Hatay’ın durumu ne olacaktı?. Geleceği çok iyi gören Atatürk, Fransız büyükelçisi ile yaptığı bir sohbette: “... Ben toprak büyütme delisi değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak, Antlaşmaya dayanan hakkımızın isteyicisiyim. Onu almazsam edemem. Büyük Millet Meclisi kürsüsünden milletime söz verdim, Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem, onun huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam. Bunu bilerek ve sözümü mutlaka yerine getireceğimi düşünerek benim dostluğumu lütfen bildiriniz ve doğrulayınız”37 diyordu. Görüldüğü gibi, artık Hatay meselesi bütün gerçekleriyle sahnede idi. Kendisine ve milletine inanan ve güvenen güçlü Lider için bu, dönüşü olmayan bir yoldu. Hakkın güçlünün değil, haklının olduğuna inanan Atatürk, Hatay davasını da en haklı biçimde çözümleyecekti.
“... Türkiyenin güvenliğini gaye tutan, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir barış istikameti bizim daimi prensibimiz olacaktır”38 diyen Atatürk: “... Komşularıyla ve bütün devletlerle iyi geçinmek Türkiye siyasetinin esasıdır”39 görüşüne daima sadık kalmıştır. O, samimî ve gerçek bir barış isterdi. Haksızlıklar nerede olursa olsun, daima onun karşısında yer alırdı. Onun içindir ki: “... Türk Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refahı ve ilerlemesinde en esaslı etken olsa gerektir. Buna elimizden geldiği kadar hizmet etmiş ve etmekte bulunmuş olmak bizim için övünülecek bir harekettir”40 der. Her işin iyi niyetle girişilecek görüşmelerle halledilebileceğine inanırdı. Nitekim: “... Milletlerarası anlaşmazlıklar, ancak iyi niyetle ve umumî menfaat adına, karşılıklı fedakârlık yoluyla halledilir”41 demektedir.
Hatay, iç ve dış politikada en önemli yeri işgal etmektedir. Davayı Türk kamuoyu da benimsemiştir; Atatürk için, her şeyden önde gelmektedir. Nitekim: “... Bu benim şahsî meselemdir. Durumu büyükelçiye, daha başlangıçta, açıkça ifade ettim. Dünyanın bu durumunda, böyle bir meselenin Türkiye ile Fransa arasında silâhlı bir çatışmaya sürüklenmesi kesinlikle mümkün değildir. Fakat ben, bunu da hesaba kattım.Kararımı vermiş bulunuyorum. Şayet ufukta, bu yolda binde bir ihtimal belirse, Türkiye Cumhurreisliği’nden ve hattâ Büyük Millet Meclisi üyeliğinden çekileceğim. Bir fert olarak bana katılacak bir kaç arkadaşla beraber Hatay’a gireceğim. Oradakilerle el ele verip mücadeleye devam edeceğim”42 diyordu.
Artık engel tanımayacaktır. Bunun içindir ki Fransız büyükelçisine bir suarede: “Hatay benim şahsî davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz”43 der. Bu ifadesinde samimîdir. Ne bir tehdit, ne bir pervasızlık, ne de bir macera ve hesapsızlık vardır, çünkü Atatürk, neyi, nerede, ne söylemişse gününde ve saatinde onu gerçekleştirmiştir.
Bilindiği gibi, bir ara Hatay meselesi Milletler Cemiyeti’ne intikal etti. Hatay’a istiklâl verilmesini istemiştik. 27 Ocak 1937’de Cenevre’de toplanan Milletler Cemiyeti, Hatay’ın bağımsızlığını kabul etti. Önce bir seçimle nüfus ekseriyetini tespite karar verdi. Atatürk Başbakan’a bir telgraf çekerek: “... Türkiye Cumhuriyeti haklı olduğuna kani bulunduğu davasını, büyük ve âdil hakem heyeti olmasını daima arzu ettiği ve bu sıfat ve salâhiyetinin daha çok çetin meseleler hallinde en yüksek kudret ve kuvveti haiz olmasını temenni eylediği Milletler Cemiyeti’ne bırakmakla insanlık namına isabetli bir harekette bulunmuştur. Bu suretle medeniyet namına da yüksek bir vazife ifa etmiş olmakla sadece takdir ve tebrike şayandır.”44
Bu sıralarda Atatürk çok hastaydı, ama her şeye rağmen Hatay meselesini halletmeye de kararlıydı, azimliydi. Kendisine, milletine, ordusuna ve kahraman Hataylılara güveni son derece yüksekti. Dünya durumunu çok iyi değerlendirmekte idi. Bir İskenderun Sancağı için Fransızların bir savaşı göze alamayacaklarına kani idi.45
Fransa ile giriştiğimiz teşebbüsler fayda vermedi. Milletler Cemiyeti’n-den çekildik. Atatürk hasta yatağından kalktı; bu kalkmak değil adeta fırlamaktı. Mersin’e ve Adana’ya gitti. Milletinin ve ordusunun nabzını bir kez daha yokladı; hepsi de hazırdı. Gücü ve güveni arttı. Milletler Cemiyeti kararının yürürlüğe girişini Fransız mümessili bir türlü kabul edemiyordu; bazı olaylar çıkıyordu. Bunun üzerine, 30 Kasım 1937 günü Atatürk, Hatay’la ilgili olarak Ulus gazetesine şu demeci verir: “... Hatay’da Fransız delegesi, Hataylıların çok şevk ve heyecanla bayram yapmaları tabiî olan bir günde eğer Hatay Türklerinin serbestçe bugünü kutlamaktan men edecek tedbirler almış ise, buna yazık demekle iktifa ederim. Çünkü böyle bir zihniyet, devletler arasında yüksek dostluk münasebetlerinin hal ve istikbali için, müspet yolda yürümek lüzumunun henüz anlaşılmamış olmasından ileri gelir.”46
Atatürk’ün Hatay’ı silâh zoruyla alabileceğini, Fransızlar anlamışlardı. Bunu dikkate alarak bir askerî anlaşma yapmayı istediler; bu anlaşma yapıldı. Atatürk’e göre savaş, hayatî olmadıkça yapılmamalıydı. Bu askeri anlaşma ile Hatay’da tarafsız bir seçim kabul edildi. Bu maksadı sağlamak için de bir kısım asker gücünün Hatay’a girmesine karar verildi. Rahmetli Orgeneral, o zaman Kurmay Albay, Şükrü Kanatlı kumandasındaki birliklerimiz, Hatay’a girdi. 13 Ağustosta seçimler yapıldı; Meclis ekseriyetini Türkler kazandı. Böylece de bağımsız Hatay Cumhuriyeti 12 Eylül 1938’de kuruldu. Bu Cumhuriyet de, 30 Haziran 1939’da Türkiye’ye iltihak kararını aldı. Ana yurdun bölünmez, vazgeçilmez bir parçası olan Hatay, ana yurtla bütünleşti.
Başından beri gördüğümüz üzere Hatay, Atatürk’ün siyasî ve askerî dehasının güçlü eseridir. Onun yenilmezliğinin gerçek belgesidir. Hakkın üstünlüğünün, bir kere daha, yeniden dünyaya ilânıdır; ayrıca da yaklaşmakta olan bir cihan savaşına bulanmadan önce, milletleri yönetenlere düşen görevlerin hatırlatılmasıdır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh!” ilkesine nasıl yürekten bağlı bulunduğunu Hatay meselesi, apaçık göstermiştir. Atatürk’ten dün ders almayan dünya devletlerinin yöneticileri için, bugün de yarın da alınabilecek daha çok, büyük dersler vardır. Yeter ki O’nun engin dehasına, insan sevgisine inanalım, içtenlikle gönül verelim.
 
BekirTünay 
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986
1 Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, s. 86.
2 a.g.e., s. 70-72.
3 a.g.e., s. 108.
4 a.g.e., s. 114-117.
5 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, s. 5.
6 Harp Akademileri Komutanlığı, Atatürk’ün Jeopolitik ve Stratejik Görüşleri, s. 108.
7 a.g.e., s. 107.
8 a.g.e., s. 107.
9 a.g.e., s. 108.
10 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, s. 1.
11 Harp Akademileri Komutanlığı, Atatürk’ün Jeopolitik ve Stratejik Görüşleri, s. 108.
12 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, s. 2.
13 Harp Akademileri Komutanlığı, Atatürk’ün Jeopolitik ve Stratejik Görüşleri, s. 112.
14 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, s. 14-15.
15 a.g.e., s. 15.
16 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, s. 3.
17 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, s. 20.
18 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, s. 5.
19 Ahmet Mumcu, Misak-ı Millî ve Anayasamız, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: 3, s. 820.
20 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, s. 90.
21 Ahmet Mumcu, Misak-ı Millî ve Anasayamız, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: 3, s. 824.
22 a.g.e., s. 825.
23 Fahir Armaoğlu, XX. Yüzyıl Siyasî Tarihi, s. 320.
24 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, s. 307.
25 Hikmet Bayur, XX. Yüzyılda Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri, s. 290.
26 Ergun Özbudun, Türkiye’nin Kurtuluş Yıllarında Bir Yabancı Gazetecinin Ankara Yolcuğu ve Atatürk’le Görüşmesi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: 1, s. 180.
27 Tahsin Ünal, Türk Siyasî Tarihi, s. 571,
28 a.g.e., s. 575.
29 Fahir Armaoğlu, XX. Yüzyıl Siyasî Tarihi, s. 323-324.
30 Atatürk, Nutuk, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1984, s. 1003.
31 Tayfur Sökmen, Hatay’ın Kurtuluşu îçin Harcanan Çabalar, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1978.
32 İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, s. 27.
33 Tahsin Ünal, Türk Siyasî Tarihi, s. 575.
34 a.g.e., s. 576.
35 Fahir Armaoğlu, XX. Yüzyıl Siyasî Tarihi, s. 348.
36 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 337.
37 Ruşen Eşref Ünaydın, Hatıralar, s. 5-6.
38 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 356.
39 Ayın Tarihi, sayı: 79-81, s. 6787.
40 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, c. IV, s. 560.
41 Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, s. 141.
42 Hasan Rıza Soyak, Cumhuriyet Gazetesi, 10 Kasım 1949.
43 Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir?, s. 44.
44 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, s. 597-598.
45 Falih Rıfkı Atay, Çankaya, c. II, s. 466.
46 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, s. 612.