İSKENDERUN

Tarih Öncesi:  Kentin kuruluşu tarih öncesi;devirlere dayanmaktadır. Karaağaç mıntıkasında Telli köy adını taşıyan höyükte Mc. Evan`ın bulduğu bazı çanak çömlek parçaları buranın antik çağ öncesi yerleşime açıldığını göstermektedir. Milattan Önce: MÖ. 2000`li yıllarda burada Hititler`e bağlı Kadu Beyliği`nin kurulduğu bilinmektedir. ( Kadu, Hitit`çe de körfez anlamına gelmektedir.) MÖ. 1200`lü yıllardan önce Fenikeli`ler burada "Myriaydus" adıyla bir koloni kurdular. Burası M.0. 1200`den sonra merkezi Reyhanlı (Kuruluo) olan geç devir Hattini krallığına bağlandı. MÖ. 7. yüzyılda Türk asıllı bir millet olan Hurriler`in eline geçen İskenderun ve çevresi MÖ. 6. yüzyılda Perslerin eline geçmiştir. İskenderun gerçek anlamıyla MÖ. 333 yılında, Asya seferine çıkmış olan Büyük İskender tarafından kurulmuştur. O zamanlar asıl adı "Alexandreia" idi. 
 
Roma ve Sonrası: Roma hakimiyeti başladıktan sonra, İranlıların istilasına uğrayan kalesi tahrip edilip, yeniden inşa edilen şehrin adı Peutinger tabularında bu bölgede cüzzam hastalığı yayılmış olduğu söylentileriyle Alexandreia Scabiasa olarak gösterilmektedir. Nihayet yine düzeltme amacıyla 4. yüzyıldan itibaren "Küçük İskenderiye" de denilmiştir. Kalesi muhtemelen Abbasi halifesi tarafından yeniden inşa ettirildi. İslam kaynaklarında ismi İskenderiye, İskenderun`a olarak geçen şehir Doğu Roma İslam rekabeti sırasında defalarca el değiştirmiş Büyük Selçuklu Devletine sonra Eyyubiler`e geçmiş, Birinci Haçlı seferi sırasında Tancrede tarafından zapt edilmiştir (1097). Antakya Dukalığının Mısır Memlük Devleti tarafından ortadan kaldırılması üzerine 14 ve 15. yüzyılda bu bölge Memlükler`in Halep valileri ve bazen de Dulkadirliler emirliliğinin nüfuz sahasında kalmıştır. 
 
Osmanlı Dönemi: Osmanlı yönetiminde seçkin bir hayat sürdüren İskenderun ve çevresi 1607 yılında Sadrazam Kuyucu Murat Paşa ile Celali Canbolatoğlu arasında Oruç ovasında meydana gelen savaş dolayısıyla hareketli olaylara şahit olmuştur. 17. yüzyılın başlarında ise Halep valisi Nasuh Paşa, bu günkü varyant yolu güzün deresi kanalının kesiştiği noktada hala bazı duvar kalıntılarının görüldüğü kalenin inşaatını başlatmıştır. Aynı zamanda, İskenderun, Osmanlı İmparatorluğu zamanında ticari ve stratejik özelliğini giderek arttıran bir yoğunlukla sürdürdü. Özellikle Doğu Akdeniz ticaretinde önemli bir liman vazifesi gören şehir, Orta Doğu ile olan ithalat ve ihracatta yerini almıştır. Bu liman özellikle 19. yüzyıldan itibaren Avrupalı sömürgeci devletlerin ilgi odağı haline gelmiş, Orta Doğuda yerleşme planlarında önemli bir yer tutarak rekabet unsuru haline gelmiştir. 1832 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşanın kumandasındaki Mısır ordusu, Ağa Hüseyin Paşa komutasında ki Osmanlı ordusunu Belen geçidinde ağır bir yenilgiye uğratınca İskenderun kısa bir süre için Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın yönetimine girmiştir. 1839`da Tanzimat ile birlikte yapılan idari düzenlemeyle İskenderun, Payas ve Belen ile birlikte Adana eyaletine bağlanmıştır. 1872 depremi İskenderun`da çok hasara neden oldu. 1881 yılında Maliye Müfettişi Mesut Bey İskenderun hakkında detaylı bir bayındırlık raporu hazırlayarak maliye nezaretine sunmuştur. Bu rapor üzerine demir yolunun İskenderun`a bağlanması kararlaştırılmış, liman genişletilmiş ve İskenderun Halep şosesinin yapımı hazırlanmıştır.19. Yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarında ilk petrol İskenderun`un Çengen köyünde bulunmuş,bölgede sondajlarda bazı sonuçlar alınmışsa da açılan kuyulardan verim sağlanamamış çalışmalar durdurulmuştur. 1912 yılında Bağdat demiryolunun tali bir hattı olarak Toprakkale-İskenderun demiryolu işletmeye açılmış ve şehrin Anadolu ile olan ulaşımı yoğunluk kazanmıştır.Bu tarihlerde İskenderun 4 mahalleden oluşan , 1 nahiyesi 24 köyü olan birinci sınıf kazadır. 
 
Fransız İşgali: Osmanlı Devleti döneminde belirli bir idari bütünlük veya coğrafi bölge olarak tanımlanmayan, Fransız işgali döneminde “İskenderun sancağı” (kısaca Sancak) olarak adlandırılan ve 1936 yılında Atatürk tarafından Hatay adı verilen bölgenin Anavatan’a ilhakı, Türkiye’nin diplomasi tarihi açısından üstün bir başarı ve örnek bir olay teşkil etmektedir.  
 
            İskenderun Sancağı I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’nın Ortadoğu’daki nüfuz bölgesine dahil edilmiş, Milli Mücadele sırasında Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Türkiye’nin güney sınırları tespit edilirken, bu bölge Türk toprakları dışında bırakılmıştı. Sancak bölgesi Misakı Milli sınırları içinde olmasına rağmen, Milli Mücadele’nin henüz kesin bir sonuca ulaşmadığı bir sırada, Fransa ile savaşı sona erdiren bir anlaşma yapılırken; bölgenin Anavatandan ayrı kalmasını kabul etmek mecburiyeti hasıl olmuştu. Ancak Atatürk’ün liderliğinde yürütülen askeri ve siyasi mücadele sonunda bağımsızlığına kavuşan Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi uluslararası siyasal konjonktürü ustaca değerlendirerek bu milli meseleyi tekrar gündeme getirmiştir.


             Genelde Türkiye’nin olduğu gibi, Hatay’a yönelik politika da bizzat Atatürk tarafından, fakat; diğer ilgili kişi ve kuruluşlarla birlikte tespit edilip, önce, Hatay’a bağımsızlık verilerek Suriye’den koparılması, daha sonra da Anavatana ilhak edilmesi şeklinde cereyan eden iki aşamalı bir strateji izlenmiştir. Bu temel strateji çerçevesinde Hatay meselesini kan dökmeden, en son aşamasına ulaştıran Atatürk aramızdan ayrılmış. Başta İsmet İnönü olmak üzere, Türk devlet adamları da belirlenen strateji gereği mutlu sonucu elde etmişlerdir.

           İngiltere ve Fransa I. Dünya Savaşı içinde gizli olarak imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu bölgesini paylaşmışlardı. Bu anlaşmaya göre Suriye, Lübnan ve Çukurova dolayısı ile Sancak bölgesi Fransa’nın nüfus bölgesine dahil edilmiştir. I.Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada, Sancak bölgesi Türk küvetlerinin kontrolünde bulunuyordu. Ancak Mütarekenin 7. ve 16. maddelerini ileri süren itilaf devletleri bölgede Yıldırım Orduları Komutanı olarak bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın direnmesine rağmen 4 - 9 Kasım 1918’den itibaren başta İskenderun Limanı olmak üzere Hatay, Urfa, Antep, Maraş ve Çukurova bölgesini işgal etmişlerdir. İşgallere paralel olarak gizli anlaşma gereği bölge Fransa’ya bırakılmış, Fransa da bölgedeki hakimiyetini sağlamlaştırmak amacıyla 27 Kasım 1918’de merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiseri General Gouraud tarafından yayınlanan bir kararname ile “İskenderun Sancağı”nı kurmuştur.

            Mondros Antlaşması ile bu topraklarda görevi bitmiş olan Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, tekrar geldiği Adana`da bu işgal hareketini müttefik orduları kumandanı Mareşal Allanby nezdinde protesto ederken, ilerde Hatay Meselesi haline gelecek olan bu konuya, o tarihten itibaren ilgi duymaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa Çukurova’da yapmış olduğu çalışmalarla bölge insanını ileride meydana gelebilecek işgallere karşı önce fikirsel olarak hazırlamış ve sonra da halkın örgütlenmesini istemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yönlendirmesini dikkate alan bölge halkı kurtuluş fikri ile hareket ederek, düşman istilasına karşı milli mukavemeti oluşturmak amacıyla örgütlenmişti. Örgütlenen bölge halkı Kuva-yi Milliye adıyla küçük müfrezeler meydana getirerek işgallere karşı direnişe geçmişti. Böylece Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleriyle hareket eden bölge insanı, milli direnişin ilk kıvılcımını 19 Aralık 1919 da düşmana karşı sıkılan ilk kurşun ile Dörtyol’da başlatmıştır. Dörtyol yöresinde başlayan ilk Milli Mukavemetler, gittikçe bütün kutsal vatan topraklarına yayılmış, ayrıca çığ gibi büyüyerek, Milli Mücadele şeklini almış ve düzenli ordu şekline de dönüşerek, 9 Eylül 1922 günü düşmanın denize dökülmesiyle büyük bir başarıya ulaşmıştır.

            Yerli halkın ileri gelenlerinden bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması ile sancakta ilk direniş hareketinin çekirdeği kurulmuş oldu. Bu grubun liderliğinde hareket eden mücahitler, zaman zaman Fransız işgalcileri ile silahlı çatışmaya da girdiler. 13 Temmuz 1919`da İskenderun Sancağı`na gelerek halka Fransız yönetiminden memnun  olup olmadıklarını soran Amerikan heyetine büyük çoğunluğun Türk idaresini istedikleri şeklindeki beyanı, Fransız yönetimine karşı başlatılan direniş hareketinin haklılığını göstermekte idi.

            Sivas Kongresi`nde ilk esasları meydana çıkmış olan Misak-ı Milli kavramı ile ilgili olarak bu direniş hareketinin önde gelen isimlerinden Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, İskenderun Sancağı ve havalisinin de (Hatay) bu hudutlar içerisinde olduğunun Mustafa  Kemal tarafından belirtilmiş olması, bir süredir Misak-ı Milli hududu dışında kaldıkları kuşkusu içinde olan bölge halkının maneviyatını yükseltti.

            Güneydoğu Anadolu ve İskenderun Sancağı`nda iki yıldır süregelen ve Fransız hükümetini huzursuz eden direniş hareketinin ve çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla, Ankara Hükümeti ile 9 Haziran 1921 tarihinde başlanan görüşmelerin, 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile bir uzlaşma  ortamına girmesi üzerine, Antakya`da Fransız yönetimine karşı sürdürülen direniş faaliyetine bir süre ara verildi. Ancak, antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre önce, 26 Ağustos 1921 tarihinde, Fransızlar bütün Suriye`yi işgal ederek, daha önce kurmuş oldukları Faysal başkanlığındaki Suriye Hükümeti`ne son vermiş ve  ülkede manda yönetimini uygulamaya başlamışlardı.

            Ankara Antlaşması hükümleri içinde sancak dahilindeki okullarda Türkçe`nin okutulması, Arapça`nın yanında Türkçe`nin de resmi mahiyette bir dil olması, Türk Kültürünün yayılması, sancak bayrağının Türk Bayrağı`na benzer bir bayrak olması gibi maddeler bulunmasına rağmen, Fransızlar bu maddeleri hiçbir zaman uygulamadılar. Özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde, Hristiyan nüfusu, Türk nüfusa yeğ tutan bir davranış içine girdiler. Bu tutum, sancakta   yaşayan farklı etnik grupların, farklı dili konuşanların ve farklı siyasi akımlara mensup olanların çatıştığı karışık bir ortam yarattı.

            Fransızların, İskenderun Sancağı`ndan çekilmemeleri ve sancak içindeki Türk nüfusa karşı davranışlarındaki eşitsizlik üzerine tekrar faaliyete geçen direniş örgütü, merkezi Adana`da olan, Tayfur Ata Bey (Sökmen) başkanlığında, İskenderun ve Havalisi Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti`ni kurarak, Ankara ile ilişkilerini devam ettirdiler ve bir heyet halinde Ankara`ya giderek, Mustafa Kemal`den bölge ile  ilgilenmesini istediler.

            1922`de Fransızlar tarafından Suriye Devletleri Federasyonu kuruldu ve İskenderun Sancağı, Federasyona bağlı olan Halep Devleti içinde yer aldı. Ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti altına alan ve yeni Türkiye Devleti`nin sınırlarını çizen Lozan Antlaşması`nda esaslı bir şekilde ele alınmayan ve bu nedenle yöre halkının umutsuzluğa sevk eden Hatay Meselesi, Atatürk`ün 15 Mart 1923 günü Adana`da yaptığı konuşmada, “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız” diyerek Hatay konusuna bakış açısını net bir şekilde ortaya koymuştur.

            Gelişen olaylar karşısında bölgede yaşayan diğer etnik gruplara karşı da örgütlenme ihtiyacı duyan Türk nüfus, Türkiye ile birleşme temasını işleyen Altın-Özü isimli bir gazete ile faaliyeti çok kısa süren Antakya Halk Fıkrası adlı bir de parti kurdular.

            Bölgedeki huzursuzlukların Milletler Cemiyeti`nde yaptığı etkiler sonucu 1926 yılında Fransızlar, İskenderun`da bir hükümet kurulması teklifini gündeme getirdiler. Teklife göre, Beyrut`taki yüksek komiserliğe bağlı olarak çalışacak bu hükümetin kendi anayasası, kendi meclisi ve seçilmiş bir başkanı bulunacaktı. Hükümet merkezi olarak İskenderun öngörülmekteydi. Bu hükümetin teşkili amacıyla yapılan seçimler sonucunda, Arapların çoğunlukta olduğu bir meclis oluştu. Başkanlığına da Ahmet Türkmen`in adaylığına karşılık, İskenderun Sancağı`nda Fransız olağanüstü komiserinin delegeliğini yapan H. Duriex`in getirildiği Bağımsız İskenderun hükümeti, gördüğü tepkiler karşısında kısa bir süre sonra ismini, Kuzey Suriye Hükümeti olarak değiştirme kararı aldı.

            Anayasaları gereği sancağın bağımsızlığı  için yemin etmiş olan Kuzey Suriye Meclisi  milletvekilleri bu karardan dört gün sonra, Şam`daki Merkezi Suriye Hükümeti`ne bağlanma kararı aldı. Ortaya  çıkan bu yeni durum üzerine Fransa`nın Suriye üzerindeki manda yönetiminin sona ereceği 1935 yılından sonra, İskenderun Sancağı`nın geleceğini, Türk nüfusun çıkarlarına uygun bir neticeye ulaştırmak amacında olan Türkler, Fransızların engelleme gayretlerine rağmen hedeflerine ulaşmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girmişlerdir.  

Hatay Devleti: Fransa`nın Suriye`ye bağımsızlık tanıması için yapılan çalışmalar üzerine Türk Hükümetinin müdahalesi ile bağımsız Hatay devleti kurulmuş aynı gün Hatay meclisi yasama çalışmalarına başlamıştır. Anavatana İlhak: Nihayet bir yıl sonra bu meclis Hatay`ın Anavatana katılması kararını alınca İskenderun, Türkiye sınırlarına dahil olmuştur. 5 Temmuz 1938 Günü Türk Ordusu İskenderun`a girmiştir.

İskenderun; sahip olduğu tarihi, turistik kültürel ve doğal güzellikleriyle yerli-yabancı herkesin dikkatini çeken bir ilçemizdir.
Doğal ve kültürel zenginlikleri yanında yayla ve denizin yan yana olması, her türlü sebze ve meyvenin yetişmesi yöre insanının hayat tarzı üzerinde özellikle mutfağa yansıyan zenginlikte kendini göstermiştir.
Bölgemizde mahalli özellikler çağdaş değerlerle sürekli etkileşim içinde olmuş, Nişan-düğün gibi törenlerde günlük hayatımızı renklendirmiştir.1970-1975 döneminde kentimizin göç alması, aynı yıllarda Orta Doğu Savaşları nedeniyle İskenderun’da kentleşme çok yüksek boyutlarda olmuştur.Bu durum kentimizin kültürel özelliklerini etkilemiştir.
Örneğin; 1970’li yıllarda İskenderun’da terzilik, giyim evi gibi işyerleri büyük artış göstermiştir.1980’lerde kadın-erkek giyimde yer yer rastlanan şalvar dışında geleneksel özellik taşıyan giysilere pek rastlanılmamıştır.
 
Geleneksel kadın kıyafetleri zıbın, kıyafetleri zıbın, mavi yünlü yada pamuklu kumaştan beli bol büzgülü entari, üstüne güdük denilen yelek, beldeki kuşak, ince yün çorap, yemeni, çarık, başta ak şal, kefiye, fes üstüne yaşmak bağlanır.
 
Takı günümüzde de yaygındır. Altın küpe, bilezik, yüzük sırma denilen altın diziler kadın kuşamının tamamlayıcısı olmuştur.
Geleneksel erkek giyiminde gittikçe daralan paçaları işlemeli şalvar değişmeyen erkek giyimidir. Bele enli kuşak sarılır. Üstüne gömlek(Köynek) giyilir. Üste kimi yörelerde aba denen yelek giyilir. Başa terlik ya da takke denilen el örgüsü bir başlık takılır. Çevresini poşu (kenarları süslü, ipekli başörtüsü) sarar. Yün çorap ve yemeni giyimi tamamlar.
Beslenme tarzının kişiliği, karakteri etkilediğine şüphe yoktur. Bir millet alıştığı yemekten ve damak tadından kolay kolay vazgeçmez. Çünkü o yemekler yörenin kendine has özelliklerinden, coğrafi şartlarından, toprağından, sosyal ve kültürel yapısından doğmuştur.
Bölgemiz insanları yemeklerini kendisi yaratmıştır.Gittiği her yere de götürmüştür.Öyle ki başka kentlere hatta yurtdışına çıksa da yağını, çökeleğini, bulgurunu, biberini, salçasını, zeytinini, ekşisini buradan götürmesi boşuna değildir.
Beslenme büyük ölçüde buğday ve buğdaydan elde edilen ürünlere dayanır.Üretimi yaygın olan sebze ve meyve tüketimi çoktur.Patlıcan, biber, kabak, bamya gibi yitecekler kurutularak kışa saklanır.Tarhana, bulgur, lor, çökelekte yazdan hazırlanan yiyeceklerdendir.Nar ekşisi, biber, domates, şalgam turşusu çok kullanılan katıklardır.
Künefe, cezerye, güllaç, lokma ve müşebbek tatlı türlerindendir.Turunç ve ceviz reçeli ile kabak tatlısı ünlüdür.Şeker bayramında kömbe adı verilen pastalar yapılır.
Köylerde tandırda biberli ekmek pişirilmesi çok yaygındır.Sabah kahvaltısında çayın yanı sıra tuzlu yoğurt, nar ekşili zeytin salatası, sürk denilen çökelek salatası bölgenin özgünlükleri arasındadır.
Pilav olarak iç pilav, cevizli pilav, tavuk dövme, bulgur aşı, yoğurtla yapılan siresil başlıcalarıdır. En yaygın çorba; ayranlı çorba, sumak ve bulgurla yapılan “toğga”dır.Ekşili tarhana yada çekilmiş nohut ve ayranla yapılan “lepeç” özgün çorbalar arasında yer alır.
Çiğ köfte, içli köfte, oruk yanında arap kebabı, Belen tavası bölgemizde yaygın et yemeklerindendir.İçkiyle yenen mezeleri de damak lezzetinin farklı gelişimine uygun olarak bol ve çeşitlidir.Zeytinin çekirdeği çıkartılıp içine soğan doğranarak zeytin yağı, nar ekşisi ilaveli “zeytin öfelemesi” veya biber ilaveli “zeytin biberlemesi” bahar aylarında zahter öfelemesi meze olarak tüketilir.Humus, cevizli biber, çökelek salatası, küflü çökelek(sürk) yöre insanımızın çok sevdiği yemeklerdir.
Kışın kış kabağından parça etle yapılan içine tuzlu yoğurt konulan kabak boranisi bölgeye mahsus güzel bir yemektir.
Zılk (pazı) sapından yapılan zeytinyağlı biberli yada yoğurtlu yemeğe “zılk” denir.Gene tuzlu yoğurt ve taze bakladan yapılan etli yemeğin adı “bakla boranisi”dir.
Bulgur, salça, biber, soğan, nar ekşisi karıştırılarak zeytinyağı ilaveli yoğurulan “kısır” iç özellikle bayanların öğle sonrası komşu ziyaretlerinde baş yemekleri arasındadır.
İskenderun’da evlenmelerde toplumsal konum, geçim düzeyi belirleyici etkendir.Evlenme yaşı yirmi dolayındadır.Kız ve Erkeğin birbirini tanıması yanında görücü usulü oldukça yaygındır.Erkek durumu birisi aracılığıyla anasına bildirir.Ana da yakınlarıyla kız bakmaya çıkar. Görücü gidilen kızın özellikleri soruşturulur.Olumluysa babası birkaç kişiyle istemeye dünürlüğe gider. Bu ziyaret söz kesimi anlamına gelir.Nişan, düğün tarihleri , alınacak çeyiz belirlenir.Başlık ya hiç alınmaz yada kız tarafının hazırlayacağı çeyizler için alınır.Sözün hemen sonrasında genellikle “nişan” yapılır.Nişanın tüm giderleri erkek tarafından karşılanır.Kız tarafının beğendiği eşyalar alınır.
Nişan katılımın fazla olacağı düşünüldüğünden Pazar günü kız evinde yapılır.Eğlence bayanlar arasında olur.Kimi köylerde eğlence yapılmaz mevlüt okunur.Yüzükler ailenin yaşlılarından bir erkek takar.Hediyeler sunulur.Bir kadın veya erkek bunları duyurup gösterir(şabo).Daha sonra kız evi yemek verir.Nişandan birkaç gün sonra kız evi erkeğin anne babasına kardeşlerine hediyeler gönderir.
Kent merkezlerinde nişanlılar birbirleriyle görüşüp, konuşabilirler.Nişanlılık bir ayla birkaç yıl sürebilir.Bu süre içinde her bayram kız evine hediyeler götürülür.Düğün Pazar yada Perşembe günleri yapılır.Kentte nikah çağrısı, köylerde okuntu gönderme yaygındır.
İskenderun’da “muşta” denen iki kadın davetlileri ağzıyla düğüne çağırır.Muşta’ya çeşitli armağanlar verilir.Düğünden birgün önce kına gecesi yapılır.Kına gecesinden birgün önce gelin hamamı yapılır.Hamamın harcamaları erkek tarafından karşılanır.Önce gelinin arkadaşlarına sonra anasına daha sonrada geline kına yakılır.
Çerezlerin yenmesi, şerbetlerin içilmesinden sonra anasının ilki olan kız kına tepsisini alarak oynarken gelin ortaya oturur.Yedi kız oyunlar oynayarak  kına tepsisini getirir.Gelinin çevresinde toplanarak avucuna para ve kına koyarlar.
Düğün günü kız ve erkek evlerine bayrak çekilir.Düğünler genellikle yemekli olur.Çeyizler getirilirken eğlenceler düzenlenir.Gelin odasında sergilenir.Düğün alayı ikindi vakti yapılır.Yol boyunca çeşitli oyunlar oynanır.Gelin arabaya bindirilir.Anası ve kız kardeşleri de yanın oturur. Düğün alayı gelin arabasının ardından gider.
Oğlan anası gelinin başına çerez ve bozuk para atar.Arabadan inince önünde şişe kırılır.Bu yeni yuvanın kazadan beladan korunması içindir.Evine bağlı olması için kapıya bir topak hamur yapıştırılır.
Dışarıda halaylar çekilir.Akşama doğru damat tıraşı yapılır.Dini nikah yemekten sonra kıyılır.Ertesi gün “süpha” günü diye adlandırılır.Kadınlar çeşitli armağanlarla gelini görmeye gelirler.Birkaç gün sonrada gelinin evine gidilir.Akrabalar yemeğe çağrılır.
 
El Sanatları
 
Geleneksel sanatlarda ağaç işçiliği bölgemizin köklü sanatlarından biridir.Fabrikasyon dönemi öncelerinde ürünün niteliğinin üstünde işçilik belirlemekteydi.Ustalar masa koltuk ve dolaplarda kullandıkları motiflerle tanınmaktaydı.İskenderun’da bugün çok sınırlıda olsa bu motiflerin kalıplarını kullanarak “usta geleneğini”sürdürülmektedir.
 
Yöresel Halk Şairleri   
Aşık Avcı Osman
Aşık Gül Ahmet
Mustafa İncedil
Zeki Altıparmak
 
Atasözleri
-Taşla yumurta kavga etmez.
-El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu topuz sanır.
-El eliyle yılan tutulmaz.
-Seni güldürenin yanına değil, ağlatanın yanına git.
-Köyden köye it ürümez.
-Can sefadan da cefadan da usanır.
 
Deyimler
-Ark altında su bağışlama
-Ata et, ite ot vermek
-Bey devesi gibi yan gelip geviş getirme
-Çamura basıp çalıya asmak
-Değirmen taşının altında diri çıkmak
-Menzilci beygiri gibi koşmak
-İte gem takma kendini at zanneder
 
Halk Müziği ve Geleneksel Oyunlar
 
Bölgede halk müziği ve geleneksel oyunlar, çevre illerden ve göçebe olarak buraya yerleşenlerden etkilenmiştir.Uzun havalar, Türküler ve Halk Oyunları öbür illerden küçük farklılıklarla ayrılır.Halaylar yaygın olarak oynanır.Halk müziği Çukurova ve Gaziantep özellikleri taşır.Konular çok çeşitlidir.Doğa, aşk, hasat, harman, düğün ve ölümler türkülerin konusunu oluşturur.
Yöre Halk Oyunları bakımından halay bölgesinde yer alır.Yöremizde halaya “depki”de denir.Uzun havalar genellikle tiz perdeden bir feryat biçiminde başlar yavaş yavaş kara sesine doğru iner.Konuşma biçime dönüşür. Uzun havalar dışında kalan kırık havaların çoğu garip, yanık, kerem gibi sekizli ölçüde sürüp gider.Depki havalarında döndürmeli söyleme geleneği vardır.
 
Yörenin Ünlü Türküleri
 
Altın tasta gül kuruttum, Şu karşıki dağda kar var duman yok, Al mendili mendili(depki), Pınarbaşı oymak oymak, Mavilim yaktın beni, Yaşa Emmioğlu, İki bülbül, Dama vurdum bir tepik, Gülizar, Sabahtan uğradım, beymail.
 
Halaylar
 
Külüçe, Garip, Köroğlu, İlbeydioğlu, Alo Paşa, Aysel Kız, Halebi, İki ayak, Şirvani, Kırıkhan.Halk müziği araçları, Yörede divan, bağlama, cura, çöğür gibi bağlama ailesinden sazları özellikle aşıklar kullanır.Köylerde son yıllarda bağlamanın yerini tambura almaya başlamıştır.Yaylı sazlardan su kabağı, kemane daha çok kırsal kesim sazlarıdır.Zurna üflemeli sazların en yaygınıdır.Dilli ve dilsiz kavallar yanında, “Argun” denilen kartal kemiğinden çifte düdükte çalınır.Vurmalı sazların başında davul ve deplek(darbuka) gelir.Tef ve zil ile zilli maşa kimi yerlerde kaşıkta kullanılır.
Halaylar davul zurna eşliğinde coşkuyla oynanmasına da depki depmek denir.Halaylar nişanlarda, düğünlerde, milli ve dini bayramlarda oynanır.Halay başının elinde birer mendil yada eşarp bulunur.Bu mendille ayrı bir gösteri yapan halay başının becerisi mendili iyi kullanmasıyla ölçülür.Zaman zaman halaydan ayrılır.Davulcu ile karşılıklı oynar.Halaylar kadın erkek birlikte oynadığı gibi yalnız kadınlar ve yalnız erkeklerce de oynanır.